10 August 2015 - 1 comment.

Pozitif ve Negatif Roller

Çevrenizdeki insanların gelişiminizde ne kadar rol oynadığını, onların sizi ne kadar çok etkilediğini ve olumlu/olumsuz hangi yöne çektiğini, eğer fark edebilirseniz değiştirebildiğiniz bir hayatta yaşıyoruz. Bunun için tam olarak neler yapabildiğinizi fark etmeniz gerekiyor.

Ya da neleri istemediğinizi.

Aslında bu cümlelere başlayış amacım, beni uzun süredir rahatsız eden bir konunun artık dışa vurumu olarak yansıdığını söyleyebilirim. Çünkü sosyal/iş çevrenizdeki pozitif yapı sizi olumlu yönde ilerletirken, negatif yapı sizi her seferinde daha da aşağıya çekmeye çalışıyor. Bu yüzden yapışıp kaldığınız durumdan, bir türlü kalkamıyorsunuz. Eğer ki zaten bunu başarabiliyorsanız ufkunuzun çok fazla açık olduğunu söyleyebilirim.

Kendimden örnek vermek gerekirse, uzun yıllardır yaptığım işlerde kendimi “oldu bu” şeklinde hiç göremedim. Bunun içinde çok fazla mükemmelliyetçi tavır ve benim o kısma hala ulaşamadığım (belki de bu anlayış yüzünden hep onu arayacağımı düşünmek hatalı olmaz) gerçeği, biraz da kendini yetersiz hissetme durumu. Yıllar geçtikçe geriye dönüp baktığımda bunu detaylıca düşünürken, hatta ben gereksiz yere çok düşünüp kendimi engellemişken, insanların bir yere gelebildiklerini gördüm. Sadece özgüvenle. Bunun eksikliğini biraz özgüvene bağlamak hatalı olmaz ama mütevazilikle özgüven arasında çok fazla sıkıştığım için o çizgiden kurtulmam pek mümkün olmadı.

Yazının başında değindiğim çevresel faktörse burada devreye giriyor. Sizi pohpohlayan insanların arasında kalırsanız çok çabuk kaybolursunuz. Fakat sizi pohpohlamadan iyi olduğunuzu görüp destekleyen insanların arasında olursanız o zaman durumunuz çok daha farklı oluyor. Çünkü ayaklarınız yere sağlam basıp, eleştirilerden ders çıkarabiliyorsunuz. Ha, eleştiri var eleştiri var o ayrı konu. Bu da hepimizin sıklıkla yaşadığı bir durum. Örneğin çevremde aslında çok başarılı olabilecek birkaç insan varken, özgüven eksikliği ile gereksiz pohpohlanma arasında sıkışıp kalıp, sıçrayamayan insanlar da var. Bu aslında en büyük sıkıntı.

Geçtiğimiz günlerde bu konuyla ilgili durum başıma geldi desem yanlış olmaz. İnsanlar hayatlarındaki hayaller ve beklentiler o kadar düşmüş ki, karşısındakini de o kısma çekmeye çabalıyor. Aslında içsel olarak bu anlamdaki sıçrayışımı 4 sene önce bir olayda yaptım. Sonrasında çok fazla yukarı çıkamadığımı görsem de ikinci sıçrayışımı askerliğim sırasında yapabildim. Sanırım hayatımdaki en güzel dostluğumu, arkadaşlığı ve sevgiyi buldum. Ruh eşimi. Ve bunu neden özellikle belirttiğimi söyleyeyim.

Hayatınızdaki insanlar sizi yukarı ve aşağı yer değiştirebilir söylemiştim. İşte hayatınızın tam merkezindeki insan veya bu örnekte kadın, sizin hayatınızı tamamen pozitif yönde değiştirebiliyor. Çünkü gerçekten duygusal bağlamdaki sevgi çok farklı yönde olsa da, insani anlamdaki sevgi o insanları gerçekten farklı kılıyor. Geriye dönüp baktığımda geçmişimde onun gibi pozitif olamadığımı görüyor ve eksiklerle yaşanan negatif yaşantının eksik kalabildiğini görebiliyorum. Belki bulunduğum iş, kariyer noktalarından farklı bir noktada olabilirdim. Ama şimdi şunu düşünebiliyorum.

Neden şimdi olmasın?

Çevrenizdeki insanların olumlu olmasına gayret gösterin, belki de onlara sizin yol göstermeniz gerekebilir. Çünkü olumsuz insanlar, sizin hayatınızdan günler, haftalar, aylar belki de bir ömür çababiliyor. Hayallerinizi destekleyen, yaptıklarınızı doğru yönlendirebilen, hayata adım attığınızda arkanızda durabilen dostlar edinin. Çünkü unutmayın, onlar pozitif olursa attığınız adımlar, şimdi olduğundan çok daha sağlam olabilir. Ben hayatımdaki kadının bana kattıklarıyla son 1,5 sene de bunu fazlasıyla öğrendim. Eksik olduğumu düşündüğümde bana yol gösterdi ama eksiklerimin de olmadığını ya da kolayca kapatılabileceğini gösterdi. Belki onun sayesinde artık daha büyük hayaller kuruyor ama onunla birlikte daha sağlam basarak yürüyorum.

Hala küçük bir çocuk gibi, büyük hayallerim var. Bunlardan bir kısmını gerçekleştirdim, daha fazlasına yürüyorum. Belki yapmak istediklerimi yapabilir ve hayatımı tamamıyla değiştirebilirim.

Kim bilir, artık nasıl olacağını zaman gösterecek.

Published by: Fatih Şentürk in Blog

18 September 2014 - No Comments!

Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum | Şarkı Sözleri

Cem Adrian'ın 14 Ekim 2014 tarihinde çıkan dokuzuncu stüdyo kaydı, "Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum" albümünde 12 şarkı bulunmaktadır. Albümün ilk klibi “Beni Hâlâ Öldürüyorsun” Eylül ayında sosyal medya kanalları üzerinden müzikseverlerle paylaşıldı. Klibin yönetmenliğini Fatih Şentürk ve Cem Adrian birlikte üstlendi.

1. Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum (6:45)
2. İnce Buz Üstünde Yürüyorum (feat. Şebnem Ferah) (6:06)
3. Sana Sarılınca (5:50)
4. Düşüyorum Hayatın Ellerinden (4:34)
5. Beni Böyle Bırakma (4:40)
6. Kanarım (5:34)
7. Seni Kaybettim (4:35)
8. Artık Bitti (feat. Sagopa Kajmer) (4:01)
9. Bir Sebep Göster Dayanmaya (4:18)
10. Aşk Hiç Bitmez (4:05)
11. Her Şey Çok Sevmekten (3:32)
12. Beni Hala Öldürüyorsun (4:55)

1. Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum

Sana bunları hiç bilmediğin bir yerden yazıyorum. Ben senin görmediğin bir yerden düşüyorum. Gözlerim kapalı, her yer karanlık. Ben senin hiç bilmediğin bir yere yürüyorum. Sana bunları hiç duymadığın bir yerden söylüyorum.. Ben senin hiç olmadığın bir yerde duruyorum.. Sen benim hiç bilmediğim bir yerde uyuyor... Ben senin hiç bilmediğin bir yerde ölüyorum. Bu gece çalmıyor, şarkılar kırgın. Duvarlar simsiyah, renkler dargın. Çocuklar şarkı söylerdi, artık suskun. Önünde bir melek öldü. Öylece durdun. Hadi vur, hadi vur, hadi vur, hadi vur, hadi kır... Boğ umudumu ellerinle. Hadi yık, hadi yak.. Hadi yık, hadi yak... Söndür. Dök kalbimi sözlerinle.. Hadi del, hadi deş.. Hadi del, hadi deş... Öldür. Kanat şiirleri sessizliğinle. Hadi bul, hadi bul, hadi bul, hadi bul, beni. Kayboldum gözlerinde. Bu bir yangın.. Tam ortasına daldım, tam ortasına daldım. Her yer ateş.. ben ortasında kaldım, ben ortasında kaldım.

2. İnce Buz Üstünde Yürüyorum (feat. Şebnem Ferah)

Hala içimde bir şey, sanki umuda benziyor. Bana unutma diyor, susuyorum... Orada uzakta bir yerde, artık zayıflayan bir ses, bana vazgeçme diyor, duyuyorum... Bir rüya içinde, ağır ve sessizce, ince buz üstünde yürüyorum. Önümde duvarlar, gözlerimde bağlar, alevler içinden geçiyorum. Hayat, daha kaç kere vurup, kaç kere kıracak... Kaç kere yıkıp, kaç kere savuracak... Kalbim, daha kaç kere çarpıp, kaç kere duracak... Kaç kere inanıp, kaç kere unutacak.

3. Sana Sarılınca

Karanlığı bölen cılız bir ışık gibi. Fırtınada çırpınan kanatlar gibi. Islanmaktan korkmayan bir kelebek gibi seni sevdim. Seni sevdim. Okyanusta kağıttan bir gemi gibi. Baharı beklemeden açan tomurcuk gibi. Sanki ilk kez seven bir çocuk gibi seni sevdim. Seni sevdim.. Sana sarılınca geçer sandım. Sana inanınca biter sandım. Sana bağlanınca düşmem sandım. Her yanım yarım yarım, kalbim yine darmadağın...

4. Düşüyorum Hayatın Ellerinden

Biliyorum her yeni gün hayat yeniler kendini. Biliyorum kırılan dallar uzanır bir gün gökyüzüne. Biliyorum her gecenin umududur yıldızlar. Bir kalp sarılınca, dağılır karanlıklar. Ama bir acı var içimde. Bir yara hiç geçmeyen. Pencereler önünde ölü kuşlar hiç ötmeyen. Bir şarkı var dilimde, sözleri hiç bitmeyen. Öyle bir yağmur ki, yıllarca hiç dinmeyen. Sen unut beni.. Sen unut beni.. Unut beni.. Düşüyorum hayatın ellerinden. Unut beni. Unut beni. Sen unut beni.. Vuruyor ayrılık tam kalbimden. Biliyorum her ölümden, umut doğurur kendini, biliyorum kırılan eller, tutunur yine birbirine. Biliyorum çaresidir siyahın, karanlığın. Hiçbir şeye rağmen inanmak bir zafere. Ama bir acı var içimde. Bir yara hiç geçmeyen. Pencereler önünde ölü kuşlar hiç ötmeyen. Bir şarkı var dilimde, sözleri hiç bitmeyen. Öyle bir yağmur ki, yıllarca hiç dinmeyen. Sen unut beni.. Sen unut beni.. Unut beni.. Düşüyorum hayatın ellerinden. Unut beni. Unut beni. Sen unut beni.. Vuruyor ayrılık tam kalbimden.

5. Beni Böyle Bırakma

Biliyorum her gece, her sabah, her saniye eksiliyor bir şey kalbimizden. Tükeniyor her güne içimden her hikaye. Yavaş yavaş geçiyoruz ömrümüzden. Görüyorum kayboluyor önümde her mucize. Alışıyor gözlerimiz karanlığa. Büyüyoruz sanırken savruluyor zamanda, yaklaşıyor üstümüze ölüm. Kal... Beni böyle bırakma. Nasıl korkuyor insan, böyle yalnız kalınca. N'olur kal... Beni sakın bırakma. Basıl titriyor bir kalp, karanlığa alışınca. Bir çiğ tanesidir hayat, bir yaprağın üstünde. İlk göz yaşıdır hayat, bir çocuğun gözlerinde. Bir gaz fişeğidir hayat, bir annenin kalbinde. Bir nefestir hayat. Hep kısadır hayat, tutunamaz ömrümüze.

6. Kanarım

Her sabah uyanınca güne, simsiyah bir yalanın üstünde. Büyük büyük, beton beton, duvar duvar, sessizlik içinde. Boynuma dolayınca zaman, ayrılığın o soğuk iplerini.. Kalın kalın, düğüm düğüm, boğum boğum sarar beni yalnızlık elinde. Bir gün solar, bir gün açarım. Kendim düşer, kendim kalkarım. Sessizce ağlar, sessizce susarım. Susarım. Bir gün ölür, bir gün yaşarım. Kendim söner, kendim yanarım. Sessizce vurulur, sessizce kanarım. Kanarım. Yalan dolan, sağım soğum. Kırık dökük, elim kolum. Duruyorum bir yerde. bir gün solar, bir gün açarım. kendim düşer, kendim kalkarım. sessizce ağlar, sessizce susarım. susarım. susarım. susarım. susarım. Bir gün solar, bir gün açarım. Kendim düşer, kendim kalkarım. Sessizce ağlar, sessizce susarım. Susarım. Bir gün ölür, bir gün yaşarım. Kendim söner, kendim yanarım. Sessizce vurulur, sessizce kanarım. Kanarım.

7. Seni Kaybettim

Bu gece sana sarılmam lazım. Bu gece kalbimi avutmam. Bu gece sana dokunmam lazım. Bu gece her şeyi unutmam.. Bembeyazdım, siyaha çaldım. Yolumu kaybettim, hep kayıp kaldım. Ellerinde çırpınan bir aşktım. Umudu kaybettim, umutsuz kaldım. Bir yalnızlık şarkısı koyar gider başucuma aşk. O yalnızlık şarkısı çalar durur hep başucumda. Seni kaybettim.

8. Artık Bitti (feat. Sagopa Kajmer)

Her masal bir gün biter. Her ateş bir gün söner. Her yolcu bir gün gider. Her acı bir gün geçer. Artık bitti. Acımıyor artık geçti. Artık bitti. Bir rüyaydı kalbimdeki. Her şey bir gün biter, herkes bir gün gider. Ortasından böler yine kalbimi. Tüm yıldızlar söner, tüm yapraklar düşer. Yalnızlığı çarpar yine kalbime. Yolun sonundasın, yerin dibindesin. Sessizliğin ortasında en derindesin. Bırakma elini, kendi ellerini... En sıkı tutacak kendinsin yine kendini. Ama yağmur bir gün diner, gözyaşları biter. Bir umudu serer tanrı her gece üstüne. Yüzün göğe döner, ellerin kapalı... Kalbin her zamankinden daha da yaralı. Ama her şey bir gün geçer, bahar geri döner. Acılara koşa koşa, üstüne üstüne. Herkes yine sever, aşkı hep affeder. Biraz umut sürersen tüm yaralar geçer. Artık bitti. Acımıyor artık geçti. Artık bitti. Bir rüyaydı kalbimdeki.

9. Bir Sebep Göster Dayanmaya

Yapraklar rüzgarda uçuşuyorlar. Damlalar, bu kokular hatırlatıyorlar. Neden karanlık, neden hep sessiz, neden hep çıkmaz bütün sokaklar. Neden hüzünlü, neden umutsuz, neden yağmurlu bütün şarkılar. Neden uzanmaz, neden tutamaz, neden sarılmaz bana kolların.. Neden hiç duymaz, neden durdurmaz, neden konuşmaz bizimle tanrı. Bul beni, duy beni, çek çıkar. Bir sebep göster dayanmaya. Bul beni, duy beni, çek çıkar. Bir umut ver bana tutunmaya.

10. Aşk Hiç Bitmez

Yağmur diner, karlar düşer, yıllar geçer... Aşk hiç geçmez. Kuşlar göçer, herkes gider, yollar biter... Aşk hiç bitmez. Kaybolurken ay ışığı, üşür sokak çocukları. Yetişmiyor duaları, kapalı hep kapıları. Duyulurken adımları, titrer sokak lambaları. Şehrin yalnız aşıkları söylerler şarkılarını.

11. Her Şey Çok Sevmekten

Özür dilerim... Gölgemi bulutlarda görmek istedim. Uçmak istedim... İsmini gökyüzüne yazmak istedim. Her şey çok sevmekten. Hepsi çok özlemekten. Umutla beklemekten. Sevilmek istemekten. Her şey çok sevmekten. Hepsi çok özlemekten. Vuruldum aynı yerimden. Düştüm çok yükseklerden. Kanatların büyüktü, ellerin küçücüktü. Şarkılar dudağından rüzgara süzülürdü. Seninle uçacaktım, bulutları aşacaktım. Masmavi gökyüzünden, yeryüzüne bakacaktım. Rüzgar çok güçlüydü, kanatlarım küçücüktü. Çırpınıp çabalarken, fırtına büyümüştü. Sana hiç yetişemedim. Hızına erişemedim. Aklımda bir söz vardı. Sana hiç söyleyemedim.

12. Beni Hala Öldürüyorsun

Karanlığın içinde bıraktığın bir şey var. Sonunda yorulduğun, vazgeçtiğin bir söz var. Gözlerinin önünde kaybettiğin bir düş var. Kalbinde unuttuğun, derinlerde biri var. Gittiğin o yer nasıl, her şey güzel mi... Orada benim gibi biri seni sever mi... Yalnızlıkla büyüyorsun... Beni hala öldürüyorsun...

Söz & Müzik : Cem Adrian
UJR Productions | DokuzSekiz Müzik

Published by: Fatih Şentürk in Blog

17 September 2014 - No Comments!

Kerem Görsev Trio & Ernie Watts

3 Gece 3 Yıldız - Klasik & Jazz Müzik Festivali etkinlikleri çerçevesinde 17 Eylül'de ODTÜ Vişnelik Çim Amfi'de gerçekleşen Kerem Görsev Trio & Ernie Watts konseri, serin havaya rağmen çok güzel ve keyifli geçti. Kapalı mekanların resmiyeti dışında açık alanda gerçekleşen konser deneyimi, cidden çok keyifliydi. Uzun zamandır böyle bir performans dinleyememenin getirdiği bir açlık, üstüne de bu kadar enerjik ve keyifli bir ekibin müziğini en iyi şekilde yansıtması da çok başarılıydı. Kerem Görsev'in eğlenceli yanına Ernie Watts'ın karşılık vermesiyle dinleyenlere çok keyifli ve güzel dakikalar yaşattılar. Galiba açık havada gerçekleşen konserin en beğendiğim yanıysa, kapalı mekanlarda hemen kulise giden sanatçı ve evine giden dinleyici gibi değil de, konser bitiminde seyirciler arasından yürüyerek çıkan Kerem Görsev'in, çıkışta albümlerini imzalatmak ve fotoğraf çekilmek için bekleyen bir sürü insanın arasında, yorgunluğuna rağmen keyifli gözükmesiydi. Bu gerçekten bir sanatçı adına da çok ince ve güzel bir detay. Bende konserde fırsattan istifade biraz da fotoğraf çektim. Umarım beğenirsiniz (:

Published by: Fatih Şentürk in Blog

9 September 2014 - No Comments!

Cem Adrian – Beni Hala Öldürüyorsun

Cem Adrian'ın Eylül ayı sonunda çıkacak olan son albümü, Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum'un 12. parçası olan Beni Hala Öldürüyorsun için hazırladığımız video klip ve şarkı sözleri;

Aslında şarkının klibi, yoruma çok açık olduğu kadar, bize özel, bize ait bir şey olduğunu söylemeliyim. Şarkıyı ilk dinlediğim zaman gözümde canlanan çoğu görselle, Cem'de canlanan görseller çok benzerdi. Sana bunları hiç bilmediğin bir yerden yazıyorum albümüne son dakika katılan bu şarkının, biraz bağımsız kendine ait olan rengi ile uyumlu, bağımsız bir klip oluşu, sanırım tam olarak bu özel yanını açıkça ifade ediyor. Şarkıyı dinlediğimizde oluşan, "bu şarkının klibi kesinlikle böyle olmalı!" paydasında buluşup, böyle bir şey oluşturduk. Sanırım parçayı, doğadan başka hiçbir şey bu kadar güzel aktaramazdı. Cem'le biz çok uğraştık, çok çabaladık, sonucunda çok mutlu ve içimize sinen bir şekilde tamamladık. Eylül sonunda çıkacak yeni albümde de şarkıya erişebilirsiniz.

CEM ADRIAN - BENİ HALA ÖLDÜRÜYORSUN - Fotoğraf : FATİH ŞENTÜRK

Şarkı Sözleri:

Karanlığın içinde,
Bıraktığın bir şey var.

Sonunda yorulduğun,
Vazgeçtiğin bir söz var.

Gözlerinin önünde,
Kaybettiğin bir düş var.

Kalbinde unuttuğun,
Derinlerde biri var.

Gittiğin o yer nasıl,
Her şey güzel mi..

Orda benim gibi,
Biri seni sever mi..
..
Yalnızlıkla büyüyorsun..
..
Beni hala öldürüyorsun..
..

Söz & Müzik : Cem Adrian

Published by: Fatih Şentürk in Blog

2 August 2014 - No Comments!

İstanbul mu? Ankara mı? ya da…

İstanbul mu Ankara mı sorusu, bu aralar yaşam seçimi konusundaki ilk sırasını kimseye kaptırmıyor. Hala nerede yaşamak istediğimi karar verememekle birlikte yanına eklenen yurtdışı mı acaba soruları ise iyice karmaşıklaştırıyor. Maalesef an itibariyle tasımı tarağımı toplayıp, egeye yazlığa yerleşip, bağ bahçe bakayım, domates biber yetiştirip, keyfime bakayım özgürlüğüne henüz sahip olamadığım için, o isteği erteleyip, iş ve hayat konusunda seçimler yapmam gerekiyor.

Bu seçimlerin en başında işten önce yaşamak istenilen şehri seçmek gerekiyor sanırım. Zaten o kısmı seçtikten kesin emin olduktan sonra bir de iş konusunda karar gerekiyor. Bazen ne istemediğimi biliyorum ama ne istediğim konusunda en ufak bir fikrim yok sanırım. Bu da tüm herşeyi büyük bir karmaşaya sürüklüyor..

"Neden Ankara" sorusuna net cevaplarım var aslında. Hep bilmeden istediğim şehir olarak başlasa da tüm maceram, artık bildiğim bir şehir oldu. İstediğim mi emin değilim fakat en azından burada yaşamanın ne demek olduğunu biliyorum. En başta Ankara hayallere sahip olmak demek. Küçük/büyük hayallere sahip olup, bunları gerçekleştirmek için çabalamayı anlatır bana Ankara. İstanbul'da nasıldır pek bilmesem de, Ankara aşık olmak demek sanırım. Koşuşturmanın az olduğu, aşık olma farkındalığının gerçeğe dönüşmesi belki de.. Bir de çevre denilen kavram biraz daha yakın Ankara'da. Herkes birbirini tanıyabilir veya tanışabilir. Bu çevre de çabucak genişleyebilir. İstanbul'da kim kimi tanıdığını hatırlamıyor bile. İş konusunda da, İstanbul'da büyük markalara, büyük işler yapılırken, Ankara'da samimi işler yaparsınız çevrenize veya çalıştığınız ortamda. Ama her yerde il ayrımı yapmayan kaypak, egolu ve paragöz bir iş sahibine sahipseniz, ne yaptığınızdan keyif alır, ne de kendinizi üretici hissedersiniz.

Tüm çekincenin başlangıcı da sanırım burada başlıyor. İstanbul'da da, Ankara'da da yaşayacağınız tek şey mutsuz olacağınız işlere dahil olmak. 20bin lira maaş alıp, elinizde tüm gün viskiyle gezen bi yerde çalışmıyorsanız, mutlu olmaktan bahsetmek mümkün değil keza öyle bir halde de her gün bayağılaşan bir şeyden de, bir yerden sonra mutluluktan söz etmek mümkün değil.

Reklam piyasasında çalışmak sanırım istemiyorum, (büyük konuşup başıma gelmesin de) çünkü kıçını devirip akşam saat 4'te iş yollayıp ertesi güne zorla iş isteyen bi piyasaya çalışmak istemiyorum. Çünkü ben Ego'ya karşıyım. Bir nebze egonun baskın değil, insanın egosuna baskın bir birey olmasını, çok ince noktalarda geçici olarak ikisinin düzeyli bir şekilde yer değiştirmesi kanısındayım. Tasarımcının ben tasarımcıyım böyle olmalı, iş sahibinin ben buranın sahibiyim böyle olmalı mesaisiz bu saate çalışmak zorundasınız, müşterinin de ben müşteriyim parayı ben veriyorum ben istiyorum bu boktan şey olmalı mantığından öte üretilen şeyin herkes açısından en uygun şey olması inancındayım. Tabii ki bu isteğim bir ütopya olduğu için reklam dünyası biraz egale oluyor benim için. Tabiiki tasarım da insanı tatmin edici bir hale dönüşmesi gerekiyor. Bence tasarımı yaptıran ve yaratıcılığı destekleyen şey, bu geri dönüş tatmini. Reklam evet bunu anlık sağlıyor. Çok başarılı bir iş hazırlandığında portfolyonuzda da hep aynı haliyle kalıyor. Fakat şöyle en basitinden linkedin üzerinden bakınca CV'sinde 1-2 sene, 1-2 şeklinde listelenen ajanslar silsilesi oluşturan art direktörlerle dolu. Metin yazarlarına baktığımızda da çoğu böyle olsa da en azından bu açıdan tutarlı daha fazla insana sahipler. İnsanlar mutlu ve bu kadar değişken bir piyasa olmasa daha uzun listeler görülebilirdi. Ha buna ek olarak bu listeye çevremden duyduğum sözleri de eklemek gerek. Ne Ankara, ne de İstanbul'da mutlu reklamcı diye bir şey yok. Duyulmuyor da. Anca besin sisteminin en üstlerinde yer alan creative title'ına erişmiş, tasarımcı veya metin yazarları harici pek yok. Bunlar da sayıca azlar zaten. Müşteri tarafında çalışmak daha iyi sanırım. Bu böyle olsun, şunu şöyle yapalım, mis.

Bu muhabbetin bi sınırı yok, bolca da devam eder. Sektör değişse de, Türk insanı değişmedikçe bunun değişebileceğine inanmıyorum. Bunu da ne ben görürüm ne de benim torunlarım (o düzey). Çünkü bizim temel kıvrak zekamız da; herşeyi ben bilirim kısmından ortaya çıktığı için, herkesin herşeyi bildiği bir ortamda, nasıl yeni birşey üretebilirsiniz ve yaratıcı olabilirsiniz ki? Çünkü karşınızdaki herşeyi biliyor. Siz sadece program kısmını kullanan ve hazırlayan amele aracısınız. Onca yıllık okulu ve emeği boşa harcadınız. Bunun yerine kendi başınıza öğrenip aynı işi yapabilirdiniz nasıl olsa üretimi müşteri yapıyor. Bu düşünce genel açıdan uzaktan baktığımızda, böyle gözüküyor.

İçine girince ise şöyle gözüküyor; herkes tasarımcı, herkes bu işi yapıyor, iyi kötü ayrımı yok, stajyer (köle) mantığı yüksek, ucuz iş gücü aranıyor. Böyle bir ortamda neyi isteyip istemediğimize net karar verebiliyorsunuz. Çevremde bu işle ilgilenen herkes mutsuz. Acaba bazen yanlış bir meslek seçimi mi yaptım diye de düşünmeden edemiyorum. Fakat şu var kısa zamanda geçiminizi sağlayabilecek paralar kazanabiliyorsunuz bu yüzden de kendinizi tam dipte hissetmiyorsunuz (genellikle). Örneğin İstanbul'da, CV'nizde iyi görünebilecek bir yer için stajyer olarak 1 sene boyunca bedavaya çalışabiliyorsunuz. Benim mantığım almıyor. CV tamam iyi şey, iş yapabilirsen şans bulursan o iş portfolyoda da iyi durur da, bedavaya çalışmak herşeyi geçtim çalıştırmak niyedir? Bu gibi şeyleri görünce hayat sorgulamanız sıfırdan başlıyor. Benim şansıma staj için iyi bir yere adım attım, cüzi de olsa stajyer maaşı aldım ve bunun yanında iş olarak bana güvenip iş verip, altından kalkmamı da sağladılar. Bu yüzden kendimi şanslı kesimde görüyorum. 3 ay staja gidip, bedavaya çalışıp, üzerine bi sürü ev kirası yaşamak için para veren arkadaşlarım da vardı. Hayattaki şansım bu konuda biraz iyi oldu fakat tam olarak değil.

Bu açıdan baktığımızda körü körüne İstanbul'a adım atmak saçma geliyor. Çünkü bu işin başında emekliyorsanız kimsenin size ihtiyacı olmaz, varlığınızdan haberleri yoktur ve ihtiyacı siz oluşturursunuz. Bunun için kendinize güvenmeniz gerekiyor. Ben şahsen biraz güveniyorum. Bunu yüzsüzlük veya ego değil, yaptığınız işe mantıklı bakma olarak algıyabilirsiniz. Çünkü verdiğiniz emek, başarı ölçütünüz, yaratıcılığınız eşittir özgüven denebilir. Okulumdan örneklemem gerekirse, benden önceki dönemlerden ve mezun olduğum dönemdeki genel uzaktan baktığımda, çoğunun standart bir şekilde ya basit veya ucuz bir işe girip çalıştıkları, ya da çalışmadıklarını görebiliyorum. Bir kısmının aile rahatlığı vardır belki orası ayrı tabii ki ama gidip başarısız olanları da biliyorum. Bu önünüzde biraz kıstas olsa da, okul hayatı boyunca okul projeleri dışında bir şey yapmamış, tasarımla ilgilenmemiş insanlarla kendimi bir arada maalesef tutmuyorum. Çünkü ben şansımı kendimin yaratabileceğine inanıyorum. Zaten şu an ki tüm kararsızlığımın sebebi de bu. Onlar gibi düşünseydim şu an bir işte çalışıyor, bu yazıları yazmıyor olabilirdim. Örneğin, ben İstanbul'da 1800-2000 TL'lik işi reddedebiliyorum. Bunun iki sebebi var, birincisi benden bir kişilik iş beklemiyorlar, dolayısıyla birkaç kişinin yapacağı işi yapmak için, ücret en azından biraz daha etkin olmalı. İkincisi, İstanbul'a taşınıp 1000-1500 lira kira verip 300-500 TL ile yaşamak zorunda kalıp, nefesim kokacaksa neden İstanbul'a gidiyorum? Hele de hayat İstanbul'da bu denli pahalıyken.. Benim mantığımda, Ankara'da benden istenilen normal bir işte çalışıp (atıyorum arayüz tasarımı veya grafik tasarım) 1500-2000 TL kazanabileceğimi biliyorum. Evimin şu an için hali hazırda orada olması da benim için bir avantaj. Tüm bunları düşününce, çalışma anlamında, böyle bir düşünce lüksüne sahip olabiliyorum. Maalesef iş konusunda herkes şu mantıkta yaşıyor. Sana o kadar parayı vermezler ki? Hiçbir şey öğrenmeyip, kendini geliştirmeyip, sadece okul için proje yaptıysan; "üzgünüm ama evet!" gelişime kapalı birine bu kadar para vermezler. Fakat kendini geliştirmeye açık tutup, elinde birkaç yüzük barındırınca biraz olsun daha etkili oluyor.

Bugün kendim için baktığımda, Grafik Tasarım bölümü mezunuyum. Bir grafik mezunu olarak kurumsal kimlik, logo tasarımı, broşür/katalog, poster, ambalaj tasarımı, reklam, vs. yaptığım kadar, bunun yanı sıra kendimi geliştirmeye çabalayarak, hem fotoğraf hem de video alanında kendimi geliştirmeye devam ediyorum ki hatta bazen ilgimin cinematography kısmına kayıp, görüntü yönetmenliğine mi yönelsem düşünceleri de kafamı kurcalamıyor değil fakat o ayrı bir uğraş gerektiriyor. Hatta bu videolar konuda çalışmasını sürdürdüğüm çok ciddi bir işte var, bir dostumla, bu kısmı daha süpriz. Detaylar sanırım 2015 Ocak ayına kadar gizli kalır. Her neyse, o yüzden bu çok ayrı bir alanda yer almaya devam ediyor. Buna ek olarak, arayüz tasarımıyla ilgileniyorum hatta daha çok keyif aldığım söylenebilir. Çünkü daha çabuk yenileniyor ve kendinizi hep yeni tutmalısınız. Web kadar mobil arayüz tasarımı da beni çok heyecanlandırıyor. Örneğin Android yeni yeni Google'ın "Material Design" yapısı geliyor olsa da, Apple iOS'un arayüz tasarımlarına hayranlık duyuyorum. Bu da ilgi alanımda beni yakın tutuyor. Tabii ki bunların yanında da 3 boyutlu / 3D ilgilendiğimi eklemem gerekir. Hayat Kimya / Molped, Test (Bingo), Atelier Rebul, Giztat gibi firmalarla da katalogları için 3 boyutlu tasarımlar yaptım, Motion / Animasyon, 3D Animasyon ve After Effects ile de ilgim bulunduğundan biraz olsun, kendimi rakiplerimin en azından bir kısmından belli bir şekilde ayırt ediyorum. Elbette belli konuda tamamen uzmanlaşmış kişilerle kıyaslanamaz bu kadar fazla şeye sahip olmak fakat bir şeyleri tamamen bunu yapmalıyım diye seçmeden önce hepsiyle ilginiz olması gerektiğine inanıyorum.

Tüm bunlara baktığımda, taşın altına gerçekten elimi koyduğumda, sahiplendiğimde çok fazla şey başaracağıma inanıyorum, çevremde de bu görüş böyle. Ama yine de şehir konusundaki bu kararsızlıklar beni çok fazla yoruyor. Düşüncelerimi tamamen kapatıyor. Ankara konusunda, belirli bir çevre var ve buradan alıp yürümek mi daha mantıklı onu da bilmiyorum.

Genel kanıya ait olarak, tıpkı sanatçılar gibi, Ankara'da artık tohumlar ekildi sanrım artık biraz yeşerdim dedikten sonra, İstanbul'a adım atma zamanı geldi mi demeli, yoksa Ankara'ya artık alıştık, burada bir düzen kurup, yerleşip sakin bir yaşam sürmeli mi demeli? Ya da tüm bunların arasından bir şans kapısı aralayıp, yurtdışında mı çalışmalı?

Eskiden askerlik vardı, askerliği yapana kadar düşünmem dediğim tüm sorular artık askerliğimi de yaptığımdan dolayı kapımı aşındırmaya başladı. "Sivil hayat" denen şey, yaşam kaygısı ve artık bir düzen oluşturma çabaları insanı oldukça yoruyor. Bu yüzden bazen keşke büyümeseydik desem de, maalesef bu kararsızlıklardan sıyrılıp bir adım atmak gerekiyor. İstanbul mu, Ankara mı ya da daha ötesi mi soruları artık yavaş yavaş sonuçlanması gerekiyor. Eylül geliyor, ayakları sağlam basmaya başlamanın vakti de yakın..

Published by: Fatih Şentürk in Blog

27 July 2014 - No Comments!

Her (2013) | Tasarım ve Teknoloji

her

Yazıma başlamadan ufak bir uyarı belirtmek istiyorum, yazı biraz spoiler içerebilir.

"Yalnız bir yazar ve onun günlük hayattaki ihtiyaçlarını karşılamak için tasarlanan, yeni satın aldığı işletim sistemi ile arasında gelişen bir ilişki." diye açıklanabilir olsa da, bana göre Her, kelimelere dökülemeyecek kadar ince ayrıntılarla anlatılmış bir yalnızlık hikayesi.

Theodore (Joaquin Phoenix), boşanma evresinin sonunda olan bir mektup yazarıdır. İnsanların dilinden sevgililerine, değer verdiği insanlara mektup yazan ve bir şirkette yazar olarak çalışmaktadır.

Sosyal hayatında ara sıra bilgisayar oyunu oynayan ve küçük arkadaş çevresiyle vakit geçiren, yalnızlık evresine geçmiş bir karakteri canlandırmakta olup, karşısına çıkan yeni OS1 (gelişmiş yapay zekaya sahip işletim sistemi) reklamını gördükten sonra almaya karar verir. İlk tanımlama sorularının ardından arayüz oluşturulur ve kusursuz bir yapay zeka ürünü olan OS1 işletim sisteminin arayüzü Samanta (Scarlett Johansson) ile tanışır.

Filmin sadece Theodore'nin hayatının o anki evresine dair bir başlangıç yapsa da, giriş sahnesinden sonraki teknolojik deneyimin ve teknolojinin hayatlarında ne kadar çok alan kapladığını biraz önemsiz bir şekilde detay vermeden giriş yapıyor. Filmi deneyimlerken de en başında "buraya kadar her şey değişik ve yeni gibi gözükmüyor ki?" hissettirse de, bir anlamda film yaklaşık olarak Siri ile hayatımıza adım atan, kısmî bir yapay zeka oluşumunun yani sorulara cevap veren bir sistemin, bu basit noktan çıkıp gidebileceği uç noktaya değiniyor.

İnsanların teknolojiyle bir arada yaşamaya başladığı ve artık Speech Recognition dediğimiz yani, konuşma tanıma özelliği, hayatlarının bir parçası olmuştur. Sesli komutla yönlendirilen işlemler de hayata adaptesini çok iyi aktarıyor. Bu anlamda, örneğin; "Melankolik bir şarkı çal." "Başka bir tane çal." gibi komutlarla insanların arasında konuşunca, insanlar garipçe birbirinin suratına bakmıyor 🙂 Bir başka özellikse, e-posta okumak ya da yanıtlamak, haberleri okumak veya mesaj yazmak artık sesli komutlar üzerinden olmaya başlamış bir yaşamın aktarılışı. Kullanıcı Deneyimi (User Experience - UX) açısından biraz uzun süreli gibi gözükse de görsel bir arayüze (User Interface - UI) sahip olmadan da vaktimizin çoğunu alan uygulamaların, yolda yürürken dahi kontrol edilebileceği bir seviyeye ulaşmış.

Her ne kadar düşünsel ve görsel anlamda bu insanlara çok fazla kolaylık sağlasa da, aslında insanların daha da fazla yalnızlaşması ve kendilerine dönük yaşamaları için oluşturulmuş bir kutu tasarımı olduğunu gösteriyor. Hatta bence bu anlamda, her ne kadar işlevsel olsa da, çok basit dikdörtgen ve kutu şeklinde retro bir arayüze sahip mobil cihazı da kullanmaları bunu aktarıyor. Bir anlamda sadeliği ön planda tutup, diğer anlamda da kullanıcıya sadece kullanıma yönelik görsel bir çözüm sunuyor. Cepte taşınırken kamera takibi, hatta facetime yaparken ki telefonu bir yere koyamama rahatsızlığı da bu tasarım sayesinde ortadan kalkıyor. Film bilinmeyen bir gelecekte geçiyor olsa da, çoğu öngörü sanırım bundan 10-20 yıl sonrasına ait olabilecekleri bize aktarıyor.

Her filmi bir açıdan böyle yalnızlık / aşk hikayesi anlatsa da, içinde çok fazla teknolojik öge barındırıyor ve bu açıdan bakıldığında, çok fazla yenilikçi öngörüye sahip. Ayrıca bunun yanısıra, teknolojinin yarattığı kötü izlenimleri de görmek mümkün. Örneğin; Theodore bir mektup yazan bir şirkette çalışıyor ve aslında bu mektup ve/veya yazı kullanımının ne kadar azaldığını da bize aktarıyor. Sonuçta etkinliği artan teknoloji, bazı şeyleri retro bir yapıya dönüştürüp, uzaklaştırıyor. Ayrıca da, teknolojinin artık yaşamın tamamen bir parçası olduğuna dair çok net bir noktaya değiniyor. Klavye ve Mouse olmadan kullanılan bir teknoloji.

Theodore hem çalışma ortamında, hem de evinde yeni aldığı AI (Artificial Intelligence) işletim sistemini kurarken, sadece ekran karşısında oturarak sesli komutla iletişim kurmaya başlıyor. Bi anlamda da, Apple'ın OSX/IOS tadında bir oluşumdan bütünleşik tek bir OS sistemi gibi düşünmek gerekiyor. Örneğin bilgisayarına kurduğu OS işletim sistemi direkt olarak kulaklık vasıtasıyla iletişim kurmaya başlıyor ve telefondan da yönlendirmeye başlıyor. Yeni işletim sisteminden önce erkek sesine sahip, mail okuyan sistem gidiyor, yerine her yerde karşımıza Samantha'nın sesli arayüzü eşlik ediyor. Dolayısıyla, bu iletişim ağı birbirine bağlı büyümeye devam ederken OS1 Samantha, kamera aracılığıyla izleyerek, Theodore'un da sesli komutları ve ses tonuyla kendi yapay zekasını geliştiriyor. Bunun sonucunda da, Theodore'a ve aslında göre bizim istediğimiz gibi bir ruh eşine sahip olmaya başlıyor.

Filmdeki çok az karaktere rağmen, oyuncu seçimleri tam olarak yerini bulmuş diyebilirim. Hatta tam olarak söylemek gerekirse Joaquin Phoenix, Theodore rolü için biçilmiş kaftan olmuş. Filme geri dönüp baktığımda, başka bir oyuncu bu kadar iyi aktaramazdı diye düşünüyorum. Mimikleri ve duruşuyla son derece başarılı. Scarlett Johansson sesini duymanın şaşkınlığını attıktan sonra da, ses tonu ve role tamamen uyan reaksiyonlarıyla da övgüleri tamamıyla hak ediyor.

Filmin her şeyinden bahsedip, beni en çok etkileyen görselinden bahsetmeden geçersem olmaz. Öncelikle filmin tonları bir harika! O an vermek istediği duyguyu o tonlar o kadar çok iyi aktarıyor ki, uzun zamandır bu kadar ilişkili ve bütün olan bir yapım izlememiştim. İkinci olarak ise, görüntüler. Görüntü Yönetmenliğini Hoyte Van Hoytema yapmış. Çok sanatsal ve görsel doyuma ulaştıran bir bakış açısıyla bize aktarmış. Her ne kadar şu ana kadar kendimi konuya kaptırıp, konunun üreticisinden bahsetmesem de şimdi değinmek isterim. Yönetmen Spike Jonze, senaryosunu da kendi yazdığı bu filmle bizi üst düzey bir teatral bir duyguyu aktarıyor. Filmi izlerken hep şu aklımdan geçti, bu bir kitap olsaydı ve ben bu kitabı okuyor olsaydım, kafamda bu filmi sahnelendirirken aynı bu şekilde aktarırdım diye düşünüyorum. Görüntülerden, mekanlara, açılardan tonlara kadar hepsi. Ben kafamda çeksem bu kadar iyi çekemezdim diye düşünüyorum.

Çünkü bir yandan oyuncu, görsel seçimi kadar, kıyafet ve mekan seçimlerinin başarılı oluşunu da es geçmemek gerek. Hep yaşamak istediğim, New York apartman daireleri örneğine uygun, hafif yüksek tavan, tamamen cam duvarlarla kaplı bir minimalist daire. Sanırım hep istediğim dairelere benzediğinden kendime daha çok yakın hissettim. Buna ek olarak, hangi yılda geçtiğinden bahsetmese de, kıyafetler ve tonları filmin genel havasıyla bütünleşip, tüm sakin akışına rağmen sizi koparmıyor, aksine filme bağlıyor.

Sonuç olarak; film hakkında biraz sonuçsal bilgiler barındırdığını belirterek toparlarsam; işletim sisteminin sonunda yine insan yapısına dönüşmesi, hayal kırıklığı yaşatması olarak adlandırırsak bu süreci; insan duygularıyla beslenen bir yapının tıpkı yine insana dönüşmesi kaçınılmaz bir son gibi duruyor. Bu sona ulaşınca da, şu anki hayatımızla kıyaslarsak şarjı bitmiş telefona sahipmişçesine boşluğa düşme hissini tam olarak anlatıyor.

Unutmadan Her, hem Akademi Ödüllerinde (Oscar) hem de Altın Küre Ödüllerinde (Golden Globes) en iyi senaryo dalında ödül alarak bence çok iyi bir yapım olduğunu da tescilledi. Çok nadiren de olsa tüm sakinliğine rağmen sıkmayarak, güzel betimlenmesinden dolayı da gönülden verdiğim 10 üzerinden 10 puanla da cümlemi toparlıyorum. Her filmi kesinlikle izlemeniz gereken filmler arasında yer alıyor. Eğer tasarıma, üreticiliğe ve yaratıcılığa meraklı ve/veya önem veren birisiyseniz, kesinlikle bu filmi izlemek için fırsat yaratıp, hayata karşı biraz olsun farklı bir bakış açısı yakalayabilirsiniz.

Published by: Fatih Şentürk in Blog

27 August 2013 - No Comments!

Cem Adrian – Tek Kişilik Aşk

Bu şarkıyı ilk kez 14 Aralık'taki konserden daha fazla kalamadığım,19 Aralık 2006 günü Beyoğlu Hayal Kahvesi konserinde telefondan bağlanarak dinlemiştim.. Konserden birkaç gün önce playlist hazırlarken, adını görüp, merak ettiğim ve sonunda telefonla da olsa dinlediğim, benim için en önemli, en çok sevdiğim nadir parçalardan birisidir. Ki bu önemi de hep bilinmiştir.. Bu sebepten tarihini hatırlamasam da, orjinal kaydına sahip olmaya hak kazanmıştım. Kısa bir süre önce şans eseri sayfada adını gördüğümde şaşırmıştım (- çünkü uzun zamandır bu şarkının duyulmasını istiyor olsam da, bir yandan da özel kalmasını istiyordum içten içe (: -) ve aslında sevindiğimi fark ettim.. Bugünse, en özel günüm, doğduğum gün. Bugün mailime bir mail düştü.. Ve sanırım, yıllardır aldığım en özel hediyelerden birisi olabilir.

Sadece ufacık bir not düşebilirim, orjinal kaydının vokallerinin neredeyse aynısı.. O kadar doğal, o kadar içten..
Cem Adrian - Tek Kişilik Aşk Şarkı Sözleri

Belki susmalıydım ama ben..
Konuşmalıyım.
Anlatmalıyım, her şeyi..

Çekip gitmeliydim belki de ama;
Anlatmalıyım..
Bilmelisin, her şeyi..

Yo yo yo..
Pişman değilim.
Unutmalıyım sadece ben.

Yo yo yo..
Yanlış anladın.
Avutmalıyım, kendimi..

Bu kadar..
Kısa değil bu,
Tek Kişilik Aşk..Bu kadar..
Bu kadar acı..

Bu kadar..
Kısa değil bu,
Tek Kişilik Aşk..

Devamı var..
Yalnızca, yalnızca acı..

Seni güneş saydım kendimi ay..
Tutulmalıydım..
Tutulmalıydım..

Ve seni ben..

Seni ılık bir esinti sanmıştım..
Kapılmalıydım..
Kapılmalıydım, rüzgara..

Yo yo yo..
Pişman değilim.
İnanmalıydım..

Ve sana ben..

Yo yo yo...
Bak, üzgün değilim..
Unutmalıyım, sadece..

Bu kadar..
Basit değil o,
Bilmediğin aşk..

Bu kadar..
Bu kadar acı..

Bu kadar..
Kısa değil o,
Görmediğin aşk...

Devamı var..
Yalnızca, yalnızca acı..

Gözlerimi açıp yeniden..
Uyanmalıydım..
Uyanmalıydım, bu sessiz uykudan..

Kalbimi senden geri alıp..
Koparmalıydım..
Kopmalıydım..

Yapamadım...

Yo yo yo...
Dursun istedim..
Durdurmalıydım bu sonsuz öyküyü..

Yo yo yo...
Ölüyordum..
Görmüyordun, önünde..

Ben denedim..
Denedim bitirmeyi bu,
Tek Kişilik Aşk'ı..

Ben denedim..
Denedim..
Denedim..

Bitsin istedim...

Bitirmeliydim..
Bu Tek Kişilik Aşk'ı..

Ben denedim..
Denedim...

..

Hâlâ bitmedi..

Bak..

Hâlâ acıyor..
Hâlâ acıyor..
Hâlâ acıyor..

Kırılan yerleri kalbimin...

Hâlâ acıyor..
Hâlâ acıyor..
Hâlâ acıyor..

Kırılan yerleri kalbimin...

Söz & Müzik : Cem Adrian Albüm : Şeker Prens ve Tuz Kral

Cem Adrian - Şeker Prens ve Tuz Kral - Albüm Kapağı Cem Adrian - Şeker Prens ve Tuz Kral - Albüm Kapağı

Published by: Fatih Şentürk in Blog

22 February 2013 - Comments Off on Kelebeğin Rüyası (2013)

Kelebeğin Rüyası (2013)

Başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat'ın paylaştığı film, II. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta yaşayan ve genç yaşta veremden ölen şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun yaşam öyküsünü anlatıyor. O dönemde şairlerin Mehmet Çelikel Lisesinde edebiyat öğretmeni olan Behçet Necatigil'i de Yılmaz Erdoğan canlandırmaktadır.

("Spoiler" vermeden aktaracağım bir yazı olacağını belirtmek isterim.)

Kelebeğin Rüyası filminin ilk sahnesi, bana uzun zamandır sinemada güzel bir Türk filmi izleyemediğimi anımsattı. Tek planda çekilen güzel bir sahnenin, "slow-motion" diliyle ne kadar güzel anlatılabildiğini gösterdi. Fazlaca hızlı değişen kamera açılarındansa, üzerinde bir emeğin olduğunu hissettirdi. Bu yüzden öncelikle Yılmaz Erdoğan'a teşekkür etmek lazım. Fakat azımsanmayacak şekilde filmde etkisini görebildiğimiz, filmde senaryosunun ve anlatımının güzel olmasının yanı sıra, filmin Görüntü Yönetmeni, Gökhan Tiryaki'nin ellerini sıkıp, tebrik etmek gerek. Senaryo ne kadar güzel olursa olsun, görsel anlatım yetersiz kaldığında ne kadar etkisiz olabileceğini hatırlattı bizlere. Hatta film bittiğinde görüntü yönetmeninin beklerken, yabancı bir isim beklediğimi söylemek ayıp olmaz. Gerçekten de Türk Sineması'nda aslında çok güzel işlerin yapılabildiğini gösteren bir yapım Kelebeğin Rüyası. Recep İvedik gibi 3-5 günde çekilen yapımların, Türk Sineması adı altında adledilip, gişe rekoru söylemlerine dahil olması, zaten sektörü en çok yaralayan şey. Kelebeğin Rüyası gişede nasıl bir başarı yaparsa yapsın, değeri çok yükseklerde olduğu bilinmeli.

Öncelikle film kesinlikle sinemada izlenmeyi hak ediyor. Görüntüsüyle, anlatımıyla, kurgusuyla, oyunculuklarıyla hakkını veren bir yapım. Oyunculuklara gelirsem, Mert Fırat, takdir ettiğim oyunculardan olmuştur, özellikle Başka Dilde Aşk filmindeki oyunculuğu zaten üst noktaya da çıkarmıştı ki, bu filmde çıtasını iyice yükseltmiş. Kendisiyle bir festival sonrası tanışma fırsatımda ise, birebir o mütevaziliğini hissettirmesi hakikaten kişiliğiyle ve oyunculuğuyla iyi yerlere geleceğini hissettirmişti. Bu film de oyunculuğunu rolüne çok iyi aktardığını söyleyebilirim. Kıvanç Tatlıtuğ ise kendini çok geliştirip, mütevazi halini filme çok iyi yansıttığını düşündüğüm bir oyuncu haline dönüşmüş. Ön yargılar olur, oyuncu geçmişiyle gelmediği için ki Kuzey Güney izlemediğimden son dönüştüğü hali hakkında çok fazla bilgim yoktu. Oyuncunun zayıf hali, karakteri yansıtan tırnak yemesi, kambur duruşu ve genel halleriyle rolüne çok iyi oturmuş. Hani filmde yerine başkasını koyamadığınız bir karakter haline dönüşmüş. Filmdeki tek göze batan oyuncu ise, Belçim Bilgin. Rol üzerine oturmadığı gibi bol geldiğini düşünmekteyim. Yılmaz Erdoğan'dan dolayı torpilli halini baştan sonra hissettirmekte. Filmin sadece son kısmında biraz bunu azaltsa da genel olarak baktığım da role yakışmaktan çok uzak olduğunu düşünüyorum. Keşke o role yakışabilecek daha farklı bir oyuncu seçilseydi, dört dörtlük bir yapımın, bu eksikliğiyle nazar boncuğu da sayılabilir.

Film uzun gibi gelebiliyor, fakat bir iki sahnesi harici bunu size hissettirmiyor. Bu açıdan bence çok başarılı. İnternetten okuduğum bir yorumda "Kelebeğin Rüyası uzun bir şiir, filmde kısaltılamazdı" sözü açıkçası çok doğru geldi. Filmin anlatımında, iki şairin veremden dolayı kısa süren yaşamlarını, çok iyi aktarıyor. İzlerken, aslında elimizde ne varsa kıymetini bilmemiz gerektiğinin altı fazlaca çiziliyor. Şairleri, aşklarını anlatan bir çok, şiire duyulan aşkı anlatan bir film olduğu için, açıkçası beni çok etkiledi. Ki bunu en güzel anlatabilecek insanlardan birisi Yılmaz Erdoğan. Zonguldak'ta yaşayan şairlerin yaşadığı bölgenin güzellikleri, yeşillikleri ve denizinin aktardığı, aşkın şiirlerle süslü hali gibi.. İnsana şiir yazdırabilecek, ilham aldırabilecek o kadar çok şey var ki, şüphesiz Aşk bunların tuzu biberi gibi filmde..

Filmde 2 söz vardığı çok beğendiğim. Birincisi "Acıya gerek yok, biz de yeterince var zaten." sözü çok etkileyiciydi. Sırf bu sebepten hemen not aldım galiba. İkincisi ise bir mektupta geçen "Unutmak değil ama hatırlamamak mümkün." sözü can alıcı cümlelerdi.

Sözün özü, gerçekten sinemada izlenmesi ve hakkının orada verilmesi gereken bir film. Bu tarz yapımlara destek verilmeli. Türk Sineması denilen ismin altına, adları altın harflerle yazılmalı. Çünkü bunu her şeyden çok hak ediyor. Şiire, şaire verdiği kıymet, ve bilinmeyenleri gösterip, adı çok duyulan ama kendisi günümüzde çok bilinmeyen bir hastalığın, iki gencin hayatını ne kadar çok kötü şekillendirdiği ve buna rağmen, yazmaktan vazgeçmeyişlerinin hikayesini aktarıyor.

Eşinin Rüştü'ye söylediği söz gibi: "Sen kötü şeyleri, çok güzelmiş gibi söyleyebiliyorsun."

Filmin özeti de bu söz gibi, kötü olanı bile güzel gösterebilmek, büyük başarı.

Published by: Fatih Şentürk in Blog

30 December 2011 - Comments Off on Sinema Günlüğü

Sinema Günlüğü

Uzun zamandır sinemaya gidemeyen birisi olarak, bu hafta iki film ile tekrar başlangıç yaptım. Bunlardan biraz bahsetmek istiyorum.

Sherlock Holmes 2 - Gölge Oyunları

Sherlock Holmes'un ilk filmini izleyip tat aldıysanız, bundan da alacağınızı garanti edebilirim. Filmin yönetmeni Guy Ritchie, klasik bir filmine daha imza atmış. Çekimleri, kurgusuyla mükemmel bir yapıt ortaya konmuş. Bu noktada bir ismi daha unutmamak gerekli, görüntü yönetmeni Philippe Rousselot. Rousselot'u Big FishCharlie and the Chocolate FactoryConstantine gibi filmlerin görüntü yönetmeni olarak tanıyoruz. Filmin görsel anlamda üzerine laf edilecek pek fazla yanı yok. Animasyonlara çok aşırı bulaşılmadan, kullanıldığı bölümlerde de çok sırıtmadan tasarlanan, tertemiz bir film olmuş. Özellikle filmin slow-motion sahneleri, göz alıcı cinstendi. Bir çok planda bunları uygulamanın cidden zor ve emek isteyen bir şey olduğuna inanıyorum. Aksiyon devamlı sürdüğü filmin, ilk ve ikinci kısımlarında çok aşırı sıkan bölümler yoktu. Bu da sinemasal açısından sürükleyici bir anlatıma sahip olduğunu belirtebilirim. Tabii ki sizi aksiyonun içine katan, tüm duyguları yansıtan ve sizi filmin içerisine taşıyan önemli  bir isim daha var: Hans Zimmer. Hayranı olduğumu hep belirtsem de, gerçekten de başyapıtlar ortaya koyuyor. Eğer müziği de duymaya çalışan birisiyseniz, hem konu, hem görsellik, hem de müzik sizi tamamen filmle bütünleştiriyor. Bu açıdan da en az ilk film kadar başarılı olduğunu hatta, Sherlock Holmes serisini daha da ileriye götürdüğünü söyleyebilirim. İlk filmi sinemadayken kaçırmak zorunda kalan ve evde HD olarak izleyen birisi olaraktan, kesinlikle bu filmi sinemada izlemenizi tavsiye ediyorum. Pişman olmayacağınızı söyleyebilirim.

Son olarak söylemek istediğim, filmi Bahçelievler Büyülüfener sinemasında izledim. Açıkçası yaklaşık en az 2 senedir Bahçeli'de ikamet etmeme rağmen, bir türlü gidememiştim. Sinema adına çok aşırı büyük salonları olmasa da, üzerinizde gayet güzel bir etki bırakabiliyor. Şunu da belirtmek isterim ki, kime sorsam çok eskiden gittim dediği için, filme giderken herhalde tek başıma ya da bir iki kişiyle seyrederim gibi bir hissiyat olmuştu, ama salonun bi kısmı doluydu o açıdan da şaşırtıcıydı. Sanırım güzel filmler geldikçe, hafta içi bazı günler evde film izleyeceğime, oraya gitmeyi tercih edebilirim.

Görevimiz Tehlike 4- Hayalet Protokol

Bu sefer filmden bahsetmeden önce, başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bazı filmler vardır, Görevimiz Tehlike serisi gibi. Aksiyonu bol, ama izlettirici olması açısından eh' denilebilecek durumlar. Ama yine de izlersiniz ve tatmin olursunuz izlediğiniz filmden, gerçekten de bu seri öyle filmler arasında. Filmi sinemada seyretmek istesem de, benim için ekstra bir izleme hissiyatı oluşturan şey IMAX salonları.. Saçma salak bir film olmadığı sürece hep gitmeye çalıştığım bir salon aslında ama zamanı denk getirmek bazen zor olabiliyor. IMAX'te Görevimiz Tehlike izlemeye gidince, hissiyatı başka oluyor. 3D filmleri çok seven birisi olmadığım için de, 2D oluşu beni daha da mutlu etti. Prodüktörlüğünü Tom Cruise ve J.J. Abrams'ın yaptığı filmin yönetmenliğini, Ratatouille, The Incredibles gibi filmlerden tanıdığımız Brad Bird yapıyor. Açıkçası yönetmen baya güzel sonuçlar çıkarmış. IMAX oluşundan dolayı, bazı sahnelerde göze batan netlik (focus) problemleri dışında, güzel bir filmdi. Animasyon açısından, Kremlin Sarayı'nın patlatıldığı sahnedeki animasyonlar biraz kötü kaçsa da, genel olarak güzel toparlanmış. Müziklere değinmek gerek gerekirse; Michael Giacchino, başarılı bir iş çıkarmış, bir çok sahnede orjinal Mission Impossible müziğini değişik müzik aletleriyle yerinde kullanışını ben çok beğendim. IMAX'in ses düzeniyle de, insanı yerinden hoplatırcasına seslerinde oluşu, filmin ses açısından da kalitesini üst noktaya taşıdığını söyleyebilirim. Sonra bilgisayarda izlerim demek yerine, IMAX imkanınız varsa gidip izlemenizi tavsiye ederim, IMAX imkanınız yoksa da, sinemada izlenmeye değer bir film olduğunu belirtebilirim. Finalde filmin içerisinden bir bölüme değinmek gerekirse, o da kuşkusuz BMW'nin i8 konsept arabası. Bir anda karşılaşınca insanın içinin geçtiğini belirtmek isterim.

Film hakkında resmi sitesinden bilgi : "Kremlin bir bombalı saldırı ile sarsılır. 'Impossible Missions Force' (IMF) için çalışan ajan Ethan Hunt ve ekibi bu saldırıdan sorumlu tutulur. ABD Başkanı, IMF teşkilatını kapatma noktasına getiren 'Hayalet Protokol' planını devreye sokar. Eğer ajan Ethan Hunt ve ekibi esas sorumluları yakalayamaz ise saldırının sorumlusu olarak kalacak ve tüm dünyada terörist olarak aranacaktır."

Son olarak söylemek istediğim, IMAX bambaşka bir dünya. The Dark Knight'ı IMAX'te ara olmadan tam gaz seyretmiş birisi olarak, The Dark Knight Rises filminin fragmanını da IMAX ekranında görüp, Hans Zimmer müzikleriyle de beni başka bir dünyaya taşıdı. 12 Temmuz'u beklemek biraz zor olsa da, açıkçası IMAX'te yine seyretmek istediğim bir film olacağı o da kesin. Yeni fragmanını da eklemeden geçemeyeceğim, iyi seyirler.

Published by: Fatih Şentürk in Blog

29 October 2011 - No Comments!

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk
Founder of the Republic of Turkey.
I shoot this photo in 2007 from a wax sculpture in Anıtkabir

© Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 License.

Published by: Fatih Şentürk in Blog