All Posts in fotoğraf

2 August 2014 - No Comments!

İstanbul mu? Ankara mı? ya da…

[vc_row][vc_column][vc_column_text]İstanbul mu Ankara mı sorusu, bu aralar yaşam seçimi konusundaki ilk sırasını kimseye kaptırmıyor. Hala nerede yaşamak istediğimi karar verememekle birlikte yanına eklenen yurtdışı mı acaba soruları ise iyice karmaşıklaştırıyor. Maalesef an itibariyle tasımı tarağımı toplayıp, egeye yazlığa yerleşip, bağ bahçe bakayım, domates biber yetiştirip, keyfime bakayım özgürlüğüne henüz sahip olamadığım için, o isteği erteleyip, iş ve hayat konusunda seçimler yapmam gerekiyor.

Bu seçimlerin en başında işten önce yaşamak istenilen şehri seçmek gerekiyor sanırım. Zaten o kısmı seçtikten kesin emin olduktan sonra bir de iş konusunda karar gerekiyor. Bazen ne istemediğimi biliyorum ama ne istediğim konusunda en ufak bir fikrim yok sanırım. Bu da tüm herşeyi büyük bir karmaşaya sürüklüyor..

"Neden Ankara" sorusuna net cevaplarım var aslında. Hep bilmeden istediğim şehir olarak başlasa da tüm maceram, artık bildiğim bir şehir oldu. İstediğim mi emin değilim fakat en azından burada yaşamanın ne demek olduğunu biliyorum. En başta Ankara hayallere sahip olmak demek. Küçük/büyük hayallere sahip olup, bunları gerçekleştirmek için çabalamayı anlatır bana Ankara. İstanbul'da nasıldır pek bilmesem de, Ankara aşık olmak demek sanırım. Koşuşturmanın az olduğu, aşık olma farkındalığının gerçeğe dönüşmesi belki de.. Bir de çevre denilen kavram biraz daha yakın Ankara'da. Herkes birbirini tanıyabilir veya tanışabilir. Bu çevre de çabucak genişleyebilir. İstanbul'da kim kimi tanıdığını hatırlamıyor bile. İş konusunda da, İstanbul'da büyük markalara, büyük işler yapılırken, Ankara'da samimi işler yaparsınız çevrenize veya çalıştığınız ortamda. Ama her yerde il ayrımı yapmayan kaypak, egolu ve paragöz bir iş sahibine sahipseniz, ne yaptığınızdan keyif alır, ne de kendinizi üretici hissedersiniz.

Tüm çekincenin başlangıcı da sanırım burada başlıyor. İstanbul'da da, Ankara'da da yaşayacağınız tek şey mutsuz olacağınız işlere dahil olmak. 20bin lira maaş alıp, elinizde tüm gün viskiyle gezen bi yerde çalışmıyorsanız, mutlu olmaktan bahsetmek mümkün değil keza öyle bir halde de her gün bayağılaşan bir şeyden de, bir yerden sonra mutluluktan söz etmek mümkün değil.

Reklam piyasasında çalışmak sanırım istemiyorum, (büyük konuşup başıma gelmesin de) çünkü kıçını devirip akşam saat 4'te iş yollayıp ertesi güne zorla iş isteyen bi piyasaya çalışmak istemiyorum. Çünkü ben Ego'ya karşıyım. Bir nebze egonun baskın değil, insanın egosuna baskın bir birey olmasını, çok ince noktalarda geçici olarak ikisinin düzeyli bir şekilde yer değiştirmesi kanısındayım. Tasarımcının ben tasarımcıyım böyle olmalı, iş sahibinin ben buranın sahibiyim böyle olmalı mesaisiz bu saate çalışmak zorundasınız, müşterinin de ben müşteriyim parayı ben veriyorum ben istiyorum bu boktan şey olmalı mantığından öte üretilen şeyin herkes açısından en uygun şey olması inancındayım. Tabii ki bu isteğim bir ütopya olduğu için reklam dünyası biraz egale oluyor benim için. Tabiiki tasarım da insanı tatmin edici bir hale dönüşmesi gerekiyor. Bence tasarımı yaptıran ve yaratıcılığı destekleyen şey, bu geri dönüş tatmini. Reklam evet bunu anlık sağlıyor. Çok başarılı bir iş hazırlandığında portfolyonuzda da hep aynı haliyle kalıyor. Fakat şöyle en basitinden linkedin üzerinden bakınca CV'sinde 1-2 sene, 1-2 şeklinde listelenen ajanslar silsilesi oluşturan art direktörlerle dolu. Metin yazarlarına baktığımızda da çoğu böyle olsa da en azından bu açıdan tutarlı daha fazla insana sahipler. İnsanlar mutlu ve bu kadar değişken bir piyasa olmasa daha uzun listeler görülebilirdi. Ha buna ek olarak bu listeye çevremden duyduğum sözleri de eklemek gerek. Ne Ankara, ne de İstanbul'da mutlu reklamcı diye bir şey yok. Duyulmuyor da. Anca besin sisteminin en üstlerinde yer alan creative title'ına erişmiş, tasarımcı veya metin yazarları harici pek yok. Bunlar da sayıca azlar zaten. Müşteri tarafında çalışmak daha iyi sanırım. Bu böyle olsun, şunu şöyle yapalım, mis.

Bu muhabbetin bi sınırı yok, bolca da devam eder. Sektör değişse de, Türk insanı değişmedikçe bunun değişebileceğine inanmıyorum. Bunu da ne ben görürüm ne de benim torunlarım (o düzey). Çünkü bizim temel kıvrak zekamız da; herşeyi ben bilirim kısmından ortaya çıktığı için, herkesin herşeyi bildiği bir ortamda, nasıl yeni birşey üretebilirsiniz ve yaratıcı olabilirsiniz ki? Çünkü karşınızdaki herşeyi biliyor. Siz sadece program kısmını kullanan ve hazırlayan amele aracısınız. Onca yıllık okulu ve emeği boşa harcadınız. Bunun yerine kendi başınıza öğrenip aynı işi yapabilirdiniz nasıl olsa üretimi müşteri yapıyor. Bu düşünce genel açıdan uzaktan baktığımızda, böyle gözüküyor.

İçine girince ise şöyle gözüküyor; herkes tasarımcı, herkes bu işi yapıyor, iyi kötü ayrımı yok, stajyer (köle) mantığı yüksek, ucuz iş gücü aranıyor. Böyle bir ortamda neyi isteyip istemediğimize net karar verebiliyorsunuz. Çevremde bu işle ilgilenen herkes mutsuz. Acaba bazen yanlış bir meslek seçimi mi yaptım diye de düşünmeden edemiyorum. Fakat şu var kısa zamanda geçiminizi sağlayabilecek paralar kazanabiliyorsunuz bu yüzden de kendinizi tam dipte hissetmiyorsunuz (genellikle). Örneğin İstanbul'da, CV'nizde iyi görünebilecek bir yer için stajyer olarak 1 sene boyunca bedavaya çalışabiliyorsunuz. Benim mantığım almıyor. CV tamam iyi şey, iş yapabilirsen şans bulursan o iş portfolyoda da iyi durur da, bedavaya çalışmak herşeyi geçtim çalıştırmak niyedir? Bu gibi şeyleri görünce hayat sorgulamanız sıfırdan başlıyor. Benim şansıma staj için iyi bir yere adım attım, cüzi de olsa stajyer maaşı aldım ve bunun yanında iş olarak bana güvenip iş verip, altından kalkmamı da sağladılar. Bu yüzden kendimi şanslı kesimde görüyorum. 3 ay staja gidip, bedavaya çalışıp, üzerine bi sürü ev kirası yaşamak için para veren arkadaşlarım da vardı. Hayattaki şansım bu konuda biraz iyi oldu fakat tam olarak değil.

Bu açıdan baktığımızda körü körüne İstanbul'a adım atmak saçma geliyor. Çünkü bu işin başında emekliyorsanız kimsenin size ihtiyacı olmaz, varlığınızdan haberleri yoktur ve ihtiyacı siz oluşturursunuz. Bunun için kendinize güvenmeniz gerekiyor. Ben şahsen biraz güveniyorum. Bunu yüzsüzlük veya ego değil, yaptığınız işe mantıklı bakma olarak algıyabilirsiniz. Çünkü verdiğiniz emek, başarı ölçütünüz, yaratıcılığınız eşittir özgüven denebilir. Okulumdan örneklemem gerekirse, benden önceki dönemlerden ve mezun olduğum dönemdeki genel uzaktan baktığımda, çoğunun standart bir şekilde ya basit veya ucuz bir işe girip çalıştıkları, ya da çalışmadıklarını görebiliyorum. Bir kısmının aile rahatlığı vardır belki orası ayrı tabii ki ama gidip başarısız olanları da biliyorum. Bu önünüzde biraz kıstas olsa da, okul hayatı boyunca okul projeleri dışında bir şey yapmamış, tasarımla ilgilenmemiş insanlarla kendimi bir arada maalesef tutmuyorum. Çünkü ben şansımı kendimin yaratabileceğine inanıyorum. Zaten şu an ki tüm kararsızlığımın sebebi de bu. Onlar gibi düşünseydim şu an bir işte çalışıyor, bu yazıları yazmıyor olabilirdim. Örneğin, ben İstanbul'da 1800-2000 TL'lik işi reddedebiliyorum. Bunun iki sebebi var, birincisi benden bir kişilik iş beklemiyorlar, dolayısıyla birkaç kişinin yapacağı işi yapmak için, ücret en azından biraz daha etkin olmalı. İkincisi, İstanbul'a taşınıp 1000-1500 lira kira verip 300-500 TL ile yaşamak zorunda kalıp, nefesim kokacaksa neden İstanbul'a gidiyorum? Hele de hayat İstanbul'da bu denli pahalıyken.. Benim mantığımda, Ankara'da benden istenilen normal bir işte çalışıp (atıyorum arayüz tasarımı veya grafik tasarım) 1500-2000 TL kazanabileceğimi biliyorum. Evimin şu an için hali hazırda orada olması da benim için bir avantaj. Tüm bunları düşününce, çalışma anlamında, böyle bir düşünce lüksüne sahip olabiliyorum. Maalesef iş konusunda herkes şu mantıkta yaşıyor. Sana o kadar parayı vermezler ki? Hiçbir şey öğrenmeyip, kendini geliştirmeyip, sadece okul için proje yaptıysan; "üzgünüm ama evet!" gelişime kapalı birine bu kadar para vermezler. Fakat kendini geliştirmeye açık tutup, elinde birkaç yüzük barındırınca biraz olsun daha etkili oluyor.

Bugün kendim için baktığımda, Grafik Tasarım bölümü mezunuyum. Bir grafik mezunu olarak kurumsal kimlik, logo tasarımı, broşür/katalog, poster, ambalaj tasarımı, reklam, vs. yaptığım kadar, bunun yanı sıra kendimi geliştirmeye çabalayarak, hem fotoğraf hem de video alanında kendimi geliştirmeye devam ediyorum ki hatta bazen ilgimin cinematography kısmına kayıp, görüntü yönetmenliğine mi yönelsem düşünceleri de kafamı kurcalamıyor değil fakat o ayrı bir uğraş gerektiriyor. Hatta bu videolar konuda çalışmasını sürdürdüğüm çok ciddi bir işte var, bir dostumla, bu kısmı daha süpriz. Detaylar sanırım 2015 Ocak ayına kadar gizli kalır. Her neyse, o yüzden bu çok ayrı bir alanda yer almaya devam ediyor. Buna ek olarak, arayüz tasarımıyla ilgileniyorum hatta daha çok keyif aldığım söylenebilir. Çünkü daha çabuk yenileniyor ve kendinizi hep yeni tutmalısınız. Web kadar mobil arayüz tasarımı da beni çok heyecanlandırıyor. Örneğin Android yeni yeni Google'ın "Material Design" yapısı geliyor olsa da, Apple iOS'un arayüz tasarımlarına hayranlık duyuyorum. Bu da ilgi alanımda beni yakın tutuyor. Tabii ki bunların yanında da 3 boyutlu / 3D ilgilendiğimi eklemem gerekir. Hayat Kimya / Molped, Test (Bingo), Atelier Rebul, Giztat gibi firmalarla da katalogları için 3 boyutlu tasarımlar yaptım, Motion / Animasyon, 3D Animasyon ve After Effects ile de ilgim bulunduğundan biraz olsun, kendimi rakiplerimin en azından bir kısmından belli bir şekilde ayırt ediyorum. Elbette belli konuda tamamen uzmanlaşmış kişilerle kıyaslanamaz bu kadar fazla şeye sahip olmak fakat bir şeyleri tamamen bunu yapmalıyım diye seçmeden önce hepsiyle ilginiz olması gerektiğine inanıyorum.

Tüm bunlara baktığımda, taşın altına gerçekten elimi koyduğumda, sahiplendiğimde çok fazla şey başaracağıma inanıyorum, çevremde de bu görüş böyle. Ama yine de şehir konusundaki bu kararsızlıklar beni çok fazla yoruyor. Düşüncelerimi tamamen kapatıyor. Ankara konusunda, belirli bir çevre var ve buradan alıp yürümek mi daha mantıklı onu da bilmiyorum.

Genel kanıya ait olarak, tıpkı sanatçılar gibi, Ankara'da artık tohumlar ekildi sanrım artık biraz yeşerdim dedikten sonra, İstanbul'a adım atma zamanı geldi mi demeli, yoksa Ankara'ya artık alıştık, burada bir düzen kurup, yerleşip sakin bir yaşam sürmeli mi demeli? Ya da tüm bunların arasından bir şans kapısı aralayıp, yurtdışında mı çalışmalı?

Eskiden askerlik vardı, askerliği yapana kadar düşünmem dediğim tüm sorular artık askerliğimi de yaptığımdan dolayı kapımı aşındırmaya başladı. "Sivil hayat" denen şey, yaşam kaygısı ve artık bir düzen oluşturma çabaları insanı oldukça yoruyor. Bu yüzden bazen keşke büyümeseydik desem de, maalesef bu kararsızlıklardan sıyrılıp bir adım atmak gerekiyor. İstanbul mu, Ankara mı ya da daha ötesi mi soruları artık yavaş yavaş sonuçlanması gerekiyor. Eylül geliyor, ayakları sağlam basmaya başlamanın vakti de yakın..

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

Published by: Fatih Şentürk in Blog

8 February 2011 - 1 comment.

Bir Melek Ölürken performans

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi, lansman konserlerinde bulunmuştum. O konserler sırasında, fotoğraf ve videolar alsam da, genel olarak videodan uzak durdum. Çünkü ses kaydı olmayınca, mekan içerisindeki insanların gürültüleriyle video paylaşmayı sevmiyorum. Ama bu sefer ekstra bir durum oldu. Bursa'da final parçasını gözleri açık olarak söylediği Bir Melek Ölürken çok iyiydi. Paylaşsam mı paylaşmasam mı düşünceleri arasında ekledim. Çekim sırasında 100mm macro lens kullandım. Ortam ışığı azlığından dolayı 2.8'de kullanınca, kısıtlı bir alan derinliği durumu ortaya çıktı.. Haliyle hareketli bir Cem Adrian olunca da, çekimlerde netleme sırasında çok zorlandım. Konserin son parçası olduğu da düşünülürse, benim adıma oldukça yorucuydu.. Bazı netlik kaybı gibi sorunlar olsa da, elimden geldiğince en iyi şekilde çekmeye çalıştım. Umarım beğenirsiniz.[/vc_column_text][vc_column_text][/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

Published by: Fatih Şentürk in Blog

12 December 2010 - 1 comment.

Cem Adrian – Kayıp Çocuk Masalları lansmanları

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Aralık ayı çok hızlı başladı.. Projeler, sınavlar derken, çok hareketli bir hayat yaşamaya başladım. Okuldan fırsat bulup, konserlere kaçamak yapıp,  fotoğraf çekerek rahatladım sanki.

  • Cem Adrian ile Kayıp Çocuk Masalları lansman konserlerini ekip olarak; 1 hafta içinde 4 il, 4 mekan, 4 performans sergilendi.
  • 2 Aralık 2010 IF Performance /Ankara konseri çok güzeldi. İnsanlar ilk defa yeni parçaları, yazdığı şehirde dinledi..
  • 3 Aralık 2010 Hayal / Eskişehir konseri güzel ama garipti. Çok kalabalıktı, çok sıcaktı. Arada Hande Yener filan çaldılar insanlar eşlik edip, kopuyordu.
  • 4 Aralık 2010 Resimli / Bursa konseri daha da sıcaktı ama daha çok Cem'i cidden dinleyen kitle bi vardı. Çok güzel geçti.
  • 8 Aralık 2010 Ghetto / İstanbul konseri en iyisiydi. Akustiği çok iyi bir mekan ve kaliteli ses kayıtları da almak güzel oldu benim adıma. Konser sırasında, Bursa konserinde çektiğim fotoğrafların gösterilmesi de benim adıma ayrı bi hoş durumdu (:

** Kayıp Çocuk Masalları albümü bir hafta içerisinde piyasada olur sanırım. Albüm şu anda halen basımı devam ediyor.. Ek bilgi olarakta yazayım bunu.[/vc_column_text][vc_masonry_media_grid style="lazy" items_per_page="4" element_width="6" arrows_design="none" arrows_position="inside" arrows_color="blue" paging_design="radio_dots" paging_color="grey" loop="" autoplay="-1" grid_id="vc_gid:1501856457407-22103f24-1e7f-1" include="9259,9266,9265,9264,9263,9262,9261,9260,9458"][/vc_column][/vc_row]

Published by: Fatih Şentürk in Blog

26 September 2010 - 1 comment.

İnsanlar

Beni yakından tanıyan/tanımayan birçok kişi farkındaki; insanlardan çok fazla sıkılıyorum. Çünkü insanların düşünceleri hep bencilliğe odaklı çalıştığını her an çevremdekiler sayesinde yaşıyorum. Kısacası herkes, önce "ben" demekten vazgeçmiyor. Bu yüzden her konuda alttan almaktan sıkılıp, "alacak yeri kalmayan" durumun ortasında kalınca, bu beni bardağın taştığı son noktaya sürüklüyor. Kimsenin düşüncelerini umursamadığı, sadece işi düşünce uğradığı bir hayatta yaşayınca, bu durum epey bir sıkıntı yaşatıyor.

Bireyselleşen toplumsal yapının içerisinde (essay yazıyor gibi hissettim), insanlar karşısındakinin düşüncelerini umursamaz hale geliyor. Bunun başlıca sebebi de, yazının başında belirttiğim gibi, "ben"cillik. İnsanlar, umursamaz tavırlar içerisinde, yaşanabilir anlar kılmaya çalışıyor fakat bunu yaparken, karşısındakilerin bireysel düşüncelerine bir nevi tecavüzde bulunuyor. Bu durum arkadaşlık, sevgili ve ilişki muhabbeti için geçerli olmakla birlikte, siyaset vb. konuşmalar için de geçerli oluyor. Herkes birbirine, istediği ve olmasını düşlediği düşünceleri dayatmak için çabalıyor. Bu yüzden tüm bunların altında yatan sebep maalesef önemsiz kalıyor.

İnsan istedikleri hiç bitmeyen bir tür olarak, kendilerine ait nefes alabileceği bir alanlarının olmasını da ister. Hayatı boyunca da bilerek veya bilmeyerek bunu arar. Tıpkı emekli olunca gitmeyi hayal edilen, çiftlik evi gibi. Herkesin aklında yer edinmiş ortak bir hayal. Aslında fark edilmeyen şey, bunu yaşam alanı kısıtlandığı andan itibaren istemesidir. İşin garip yanı, müdahale sebepleri birbirine aynı uzaklıkta yer almakta. Bu kısıtlanmalar ise her yerde karşılaşılmakta; evde, okulda, işte, aile içerisinde ve sevgililer arasında vs.. ne kadar kısıtlanılabilir düşüncesi aslında sonsuz bir denklemi meydana getiriyor. Bu da herkesin içinde yer alan bir dürtüyle ortak noktaya sahip. Sahip olma ve/veya sahiplenme dürtüsü.

İnsanoğlunun en temel içgüdüsel özelliklerinden bir tanesi "sahiplik". İnsanlar çevresinde yer alanları sahiplenme isteğiyle yaşar. Aile, arkadaşlar, sevgililer, hatta en yakın olmak istedikleri kişiler (yakın olamasalar bile). Maddesel sahiplikler bunun farklı bir boyutu olmakta. Sorgulamalardan uzak, bireysel düşünceler ardında saklanan bu iç "ses"ler yüzünden, insan bu dürtülere çoğu zaman engel olamaz.

Değinilmek istenen konu ise, sevgili olmak veya sevme dürtüsünden çok, tanımadığınız insanların, yaşam alanlarına koymaya çalışılan kısıtlayıcı çabalar. Konunun en temel örneği ise; "ben/insan".

Birazda bu yüzden, hem bireysel bir inceleme açısından, hem de insanları inceleme açısından görmüş olduklarıma dikkat çekmek. Öncelikle şunu belirtilmeli ki, yazıyı yazan ve anlatan kişi olarak; narsist ve kibirli görünmekten çok, bu durumun en başından itibaren, hoşa gitmeyen, sıkıcı bir durum olduğunu ve hatta giderek nefes alma alanının daraldığını belirtmek istiyorum..

Sahiplik dürtüsünün diğer yoldaşı, aitlik. Birine veya bir şeye ait olmak. Örneğin temel parçası olarak; etrafımda olan insanların, istekleri arasında en önemli şey, bana ait bir şeye veya yaptığım bir şeye ait olma çabaları yer alıyor. Bu iki neden, konuyu farklı yerlere sürüklüyor.

Birincisi, bana ait bir şeye bağlanmaya çalışma çabaları. Bu herhangi bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Bir söz, bir fotoğraf, bir video veya herhangi bir şey olabiliyor. Bunların arasında en fazla dikkat çeken şey, “kelimeler”. Etrafımda yer alan birçok kişi konuşmamı merak ediyor. Çoğu zaman yazılı, sanal ortamda gerçekleşen bir konuşma, bazen de telefon gibi iletişim araçlarıyla gerçekleştirilen sesli konuşmalar. Yaşadığım bu durum tarafımdan garip bir şekilde karşılansa da, yaşananları değiştirmiyor. Birçok kişi onlarla konuşmamı istemekle birlikte,  bu ortamı oluşturmaya çalıştıkları sohbetlerde yer almaya çalışıyorlar. Genellikle buna karşılık söylediğim söz ise; konuşmaktan hoşlanmadığım oluyor. Bu noktada başka bir durum devreye giriyor: "merak". İnternet ortamında bir nevi tamamen sosyal yaşayıp, her şeyi meydanda olan ve yüz yüze hiç görüşmediğiniz bir insan için, kendisi hakkında konuşturmayı istemek ve beklemek çok mantıksız olduğu gibi, insanların tanımadığı kişilere karşı önyargılarının olabileceği düşüncelerine de önem vermek gerekiyor. Aslında bazen, insanlar ile kendisi hakkında konuşmak için ortak bir noktanız gerekiyor; tanıdığı sanatçıdan başka.. Çoğu zaman yanlış yaklaşımların sebebi de buna dayanıyor. Yakinen tanıdığım ve fotoğraflarını/videolarını çekip internet sitelerini yapıp/yönettiğim Cem Adrian'dan ulaşan insanlar için ortak nokta, o olarak görülüyor. Bu da başlıca bir sorun oluşturuyor. Bir insanla konuşmak için ortak noktanız çok genel veya çok özel olabilse de, bu "onun hakkında" konuşabilmeniz için ortak bir nokta olmadığı gerçeği düşünülmüyor. Bu sadece o kişi hakkında paylaşım yaptığınız, bilgi aktarımı sağladığınız, paylaşmayı sevdiğiniz şeyi paylaşmayı seven kişi anlamına geliyor.

Burada ortaya şöyle bir soru çıkıyor. İnsanların böyle bir ortak noktasının olması, diğer insanlarla tam olarak tanışmak için geçerli bir sebep midir? Açıkçası evet çoğu zaman geçerlidir. Geçerli olmadığı durumlar ise, aslında tam olarak tanımak istediğiniz de saf dışı kalmaktadır. Yine de bu karşıdakinden çok, sizin düşüncelerinize ve biraz da sizin becerilerinize bağlıdır. Konuşmak istemeyen bir insanla etkileşim kurabilmeniz için, öncelikle onu biraz tanımanız gereklidir. Nelere reaksiyon verebileceği, neleri sevip, neleri sevmediği gibi konuları da bilmek önemlidir. Çünkü insanlar sevmediği şeyleri yaptığınızda, kişisel ön yargılarının yanına yenilerini ve bunun yanı sıra; bu yeni önyargıların, daha önceden yaşadığı ve sevmediğini belirten reaksiyonlarla bütünleştiğinde, bu önyargıları üst seviyelere çıkartır. Bir insanın arkasından gelip, gözlerini kapatmak yerine, boğazından kavrarsanız, size tepkisi kimsin değil, ne yapıyorsun olacaktır. Bu yüzden, yapılan hareketleri bir nevi gözden geçirmek gerekiyor.

İnsanlar tanıştığında, genel olarak dış görünüşe bakarak her seferinde aldanır. İnsanın ruh hallerini belli eden, gülümseme, hüzün, kızgınlık gibi halleri, sanal ortamda yer alan "fotoğraf" albümlerinde hissedilemeyecek kadar çok farklıdır. Kısacası; bir insanın sadece fotoğraflarına bakarak, ne hissettiğini, ne düşündüğünü, hayata dair düşüncelerini anlamak çok zordur. Bu yüzden, sanal ortam dışında gerçek hayatta insanlar yüz yüze geldiğinde; birbirleri karşısında ya daha rahatsız olurlar, konuşamazlar ya da daha rahat olurlar, güzel bir sohbet döner aralarında.. Rahatsız olmanın başlıca sebebi o ortamda hiç tanımadığımız birisiyle konuşmak zorunda kalmaktır. Örnek olarak; sanal ortamda gönderilen bir arkadaşlık daveti gibi, bir restoranda başka masada oturan kişiye bir "arkadaşlık isteği" gönderseniz, karşınızdakinin tepkisi ciddiyete dönüşüp, sapık mısın, deli misin gibi kelimeler kullanmak olacaktır. İşin özü, sanal veya gerçek olmasından çok, neyin ne olduğu önemlidir.

Karşınızdaki insan, siz arkadaşlık isteği gönderirken hiçbir şey yazmadığınız halde, sizi sanal ortamda onaylıyorsa, çok iyi bir insan olduğunuzdan değil, sadece sizin görüntünüzle ilgili önyargılı bir yorum yaparak, ekler veya reddeder. Yani siz ne istediğinizi bilmeden, canınız sıkıldığı için ekliyorsanız ve ne yapmak istediğiniz hakkında en ufak bir fikriniz yoksa karşıdaki kişinin de sizin hakkınızda en ufak bir fikri olamaz. Bu da “neden onaylamadı beni?” sorusuna yöneltir sizi. İnsan bir sohbete girdiğinde bile, "Merhaba", "Selam" gibi kelimeler kullanır, sebebi tanışmak, bir şey sormak veya bir sohbeti başlatmak içindir. Normal hayatta olduğu gibi burada da bu etkilidir. Öylesine, kale almadığınız, sormadığınız bir şey hakkında, neden beklemediğiniz bir sonuç aldığınızda bunu sorgulama hakkınız olsun ki? Sizi onaylamak için hiçbir sebebi olmayan bir insanı zorlayamazsınız, anlamsız boşluklarınızla.

Bu kısım biraz uzasa da, inceleme adına, bazı şeyler hakkında fikir sahibi olma açısından, az da olsa yararlı bilgiler içeriyor.

Ana konumuza geri dönersek, ilk başta değinilen ana nokta; yazılan kelimeler. Örnek vermek gerekirse; kendimle baş başa kalabildiğim bazı nadir zamanlarda, kendi çapımda, kendi hayatımdan duygularımla ile ilgili yazılar yazmaya çalışıyorum; kahperengi.net adresinde. Kişisel sayfamdan ayrı tutmamın sebebi; iki ayrı tür yazının birbirine karışmaması gerektiğiydi. Kahperengi bir nebze günlük gibi tutulan, o anlık duyguları, düşünceleri ve hisleri bildiren yazılardı. Farkına varılamayan nokta, insanların bu yazılara çok güzel olmuş veya çok kötü olmuş gibi sözleri, yazar olmayan bir insan için iyi/kötü düşüncelere yol açsa da, aslında çok da fazla önem taşımamakta. Çünkü o yazılar, sonuçlardan çok, sebepleri sorgulamak için, kendime karşı tuttuğum bir aynaydı. Olaylara nasıl baktığımı, neler yaşadığımı, arada perde olmadan kendim görebilmem içindi. Yaşadıklarımın ufak bir yansımasıydı. Aslında, insanlara beni biraz olsun anlamaları için önemli notlara yer verip, amaç tanımak için kapıları açık bırakmaktı.

Fakat bu noktada, şu sorun meydana geliyor. Merak unsuru, sadece sorular sormaktan ibaret kalıyor. Kelimelerin altında yatan düşünceleri umursamayan, hazırcı bir yapı ortaya çıkıyor. Bu yüzden; aşk, sevgi ve dostluk gibi kavramlar yaşılan boş hayatlarda, insanlara manasız geliyor. Hayatı çok yüzeysel yaşayanlar insanlar için, klavye arkasına saklanarak yazı yazmanın, “çok zekiyim”, “iyi konuşuyorum” gibi boş hayaller ardında özgüven sanal ortamda tavana vuruyor. Burada da çevrimiçi sahtekârlıklar başlıyor. Düşünceler, "çevrimiçi gülümsemelerden" oluşup, gerçek hayatta boş bakışlardan ibaret bir hayat yaşanıyor.

Biraz geriye dönüldüğünde ise ortak ilgi alanı konusu, çok farklı şekilde meydana çıkıyor. Ortak ilgiler, insanları konuşmaya sürüklüyor ve yaptıkları bunu ilerletiyor veya geriletiyor. Bu konuda kendi hayatımdan örnek verebileceğim iki kişi oldu, çok farklı şekillerde kelimeler kullanıp, gerçekten tanıyabilen. Anlamanın aslında, konuşmaktan veya konuşturmaktan ibaret olmadığını bilen, hayatı biraz olsun anlayabilen ve bununla birlikte, insanları anlamayı deneyen, çabalayan kişilerdi. Bir insan ne istediğini bildiğinde, sonuca ulaşması da bir o kadar yakın oluyor. Gelinen bu anlayışta ise en önemli nokta ortaya çıkıyor: "dinlemek".

İnsanların, genel düşünce tarzı konuşmaktan ibarettir. Asıl amaç, düşünceleri bir başkasına aktarmaktır. Bunun başlıca örneği, son dönemlerde iyice ortaya çıkan politik düşüncelerdir. Siyasi parti başkanları da, "fanatik"lerde, sadece düşüncelerini, ideolojilerini yerleştirmeye çabalıyor. Kimse kimseyi dinleme gereği göstermiyor, herkes birbirini karalıyor. İnsanoğlunun en kötü ve en genel problemi: “düşünmeden hareket etmek

Bu durum ilişkilerde daha farklı meydana geliyor. Yaşanılan magazinsel hayatlarda, iki tür insan var olmakta; eğlenebilen ve evlenebilen insanlar. Kavramsal olarak, muhabbet edip, vakit geçirilen ve hatta en kaba tabirle söylemek gerekirse; içmek için takınılan birçok dost oluyor. Bunun yanı sıra bir de çok az dost var ki, aranızda geçen sohbet; dert anlatmak, sorunlarınızı paylaşmak ve hüzünlenmek gibi şeylerin yanı sıra, mutluluklarınızı da barındırır.

Üçüncü bir insan türü de herkesin olmasa da, bazı kişilerin hayatında yer alır fakat herkes tarafından bilinmez. Çoğu zaman anlatılan sorunları dinleyen ve kişiyi hayata karşı yönlendiren insanlardır. Genellikle unutulandır ve aslında onların anlatacak kimsesi yoktur. Bu tür insan ayrımları hayatta çok net yapılır. Sırları, dertleri paylaşmak isteyip, eğlenme kısmı başkasıyla yapılan. Çünkü bu genel bir problemdir.

Aslında bu yüzden dinlemek, seçimler yaparken de önemlidir. Sürekli konuşmak istenilen birine yazılan kelimeler anlamsızca o kadar uzundur ki, karşıdaki kişi zorla dinlemeye maruz bırakılır. Söz hakkı verilmez. Sürekli kendiniz hakkında onun sormadan bilmek istemediği şeyleri söylersiniz veya onun hakkında onun zaten bildiği şeyleri konuşmak istersiniz ve bu karşınızdakini sadece boş bir dinleme sürecinin içine sürükler. Çünkü verebileceği cevap sadece sizin hiç dinlemediğiniz, sessizliktir.

Çoğu insan bu yüzden fark etmez aslında, sessizliğinde bir sesinin olduğunu.. Bu yüzden çoğu zaman kaybolur insan seslerin arasında. Kabuğuna çekilir inceden. Çünkü sesler, her şeyi etkiler. Ne düşünceleri duyabilir insan, ne de hissettiklerini bilebilir. Birileriyle konuşmadan önce, ne konuşacağınızı düşünmek bile, konuşmanın sıkıcı gidişatını değiştirebilir.

Kendime dönersem yine, hayatımda iki tane, bir de yarım sayılabilecek diğer kişiyle, üç tane üçüncü türden insan oldu. Birincisi, çok eski zamanlarda tanışılan ve hayatı başkalaştıran bir insandı. Çocukluğunun arasında, hayatı fark etmeye başladığın, insanlığını evrimleştiren türdendi. Bambaşka idi bu açıdan. İkincisi, hayatımda sevdim dediğim nadir insanlardandı, hayatımda özel bir yere koyduğum, beni bir şeyler için değil hayatta, orada olduğum için dinleyen birisiydi ve hayatıma çok büyük yön katan birisiydi. Üçüncüsü, olgunluğumu bambaşka seviyeye taşıyan ve o dönemde bana çok fazla şey katan birisiydi. Yine sevip, şartların müsait olmadığı bir şeydi.

İnsanlara anlatılamadığım şey ise, bu insanlar hayatıma girerken, ne bir kolaylık sağladım, ne de eriyorum yollarında diyerek peşlerinden, arkadaşım, dostum ol, diye koşturdum. Aralarındaki en büyük ortak nokta, “insan olmak” ve “dinleyebilmek” idi. Koşmak yerine, durup şöyle bir sessizliği dinlediğinizde, neler söyleyebileceğinizi, ne cevaplar alabileceğinizi, nasıl dokunabileceğinizi duyuyorsunuz.. Her şey onda gizli. Hissetmek için, dinlemek gerekiyor sadece.

Konuyu çok uzattım, biraz da dağıttım. Bunun için özür dilerim. Fakat anlatmak istediğim bir çok noktayı aydınlattığımı düşünüyorum. Bakmak ile görmek arasındaki ayrıntıyı kaçırmamak lazım olduğu gibi, dinlemenin de nasıl bir şey olduğunu bazen denemek gerekli.. Sıkıcı olmuş olabilir ama derdini bile anlatamayan insanlar arasında yaşamaktan bunaldım. Malesef ki ben buyum, hep böyleydim ve hep böyle olacağım.. Beni değiştirmek yerine, siz değişik yaklaşmayı deneyin. Çünkü benle ben değil, siz konuşmak istiyorsunuz..

Üşenmeyip okuyan kişilere de teşekkür ederim.

Published by: Fatih Şentürk in Blog