All Posts in ses

26 September 2010 - 1 comment.

İnsanlar

Beni yakından tanıyan/tanımayan birçok kişi farkındaki; insanlardan çok fazla sıkılıyorum. Çünkü insanların düşünceleri hep bencilliğe odaklı çalıştığını her an çevremdekiler sayesinde yaşıyorum. Kısacası herkes, önce "ben" demekten vazgeçmiyor. Bu yüzden her konuda alttan almaktan sıkılıp, "alacak yeri kalmayan" durumun ortasında kalınca, bu beni bardağın taştığı son noktaya sürüklüyor. Kimsenin düşüncelerini umursamadığı, sadece işi düşünce uğradığı bir hayatta yaşayınca, bu durum epey bir sıkıntı yaşatıyor.

Bireyselleşen toplumsal yapının içerisinde (essay yazıyor gibi hissettim), insanlar karşısındakinin düşüncelerini umursamaz hale geliyor. Bunun başlıca sebebi de, yazının başında belirttiğim gibi, "ben"cillik. İnsanlar, umursamaz tavırlar içerisinde, yaşanabilir anlar kılmaya çalışıyor fakat bunu yaparken, karşısındakilerin bireysel düşüncelerine bir nevi tecavüzde bulunuyor. Bu durum arkadaşlık, sevgili ve ilişki muhabbeti için geçerli olmakla birlikte, siyaset vb. konuşmalar için de geçerli oluyor. Herkes birbirine, istediği ve olmasını düşlediği düşünceleri dayatmak için çabalıyor. Bu yüzden tüm bunların altında yatan sebep maalesef önemsiz kalıyor.

İnsan istedikleri hiç bitmeyen bir tür olarak, kendilerine ait nefes alabileceği bir alanlarının olmasını da ister. Hayatı boyunca da bilerek veya bilmeyerek bunu arar. Tıpkı emekli olunca gitmeyi hayal edilen, çiftlik evi gibi. Herkesin aklında yer edinmiş ortak bir hayal. Aslında fark edilmeyen şey, bunu yaşam alanı kısıtlandığı andan itibaren istemesidir. İşin garip yanı, müdahale sebepleri birbirine aynı uzaklıkta yer almakta. Bu kısıtlanmalar ise her yerde karşılaşılmakta; evde, okulda, işte, aile içerisinde ve sevgililer arasında vs.. ne kadar kısıtlanılabilir düşüncesi aslında sonsuz bir denklemi meydana getiriyor. Bu da herkesin içinde yer alan bir dürtüyle ortak noktaya sahip. Sahip olma ve/veya sahiplenme dürtüsü.

İnsanoğlunun en temel içgüdüsel özelliklerinden bir tanesi "sahiplik". İnsanlar çevresinde yer alanları sahiplenme isteğiyle yaşar. Aile, arkadaşlar, sevgililer, hatta en yakın olmak istedikleri kişiler (yakın olamasalar bile). Maddesel sahiplikler bunun farklı bir boyutu olmakta. Sorgulamalardan uzak, bireysel düşünceler ardında saklanan bu iç "ses"ler yüzünden, insan bu dürtülere çoğu zaman engel olamaz.

Değinilmek istenen konu ise, sevgili olmak veya sevme dürtüsünden çok, tanımadığınız insanların, yaşam alanlarına koymaya çalışılan kısıtlayıcı çabalar. Konunun en temel örneği ise; "ben/insan".

Birazda bu yüzden, hem bireysel bir inceleme açısından, hem de insanları inceleme açısından görmüş olduklarıma dikkat çekmek. Öncelikle şunu belirtilmeli ki, yazıyı yazan ve anlatan kişi olarak; narsist ve kibirli görünmekten çok, bu durumun en başından itibaren, hoşa gitmeyen, sıkıcı bir durum olduğunu ve hatta giderek nefes alma alanının daraldığını belirtmek istiyorum..

Sahiplik dürtüsünün diğer yoldaşı, aitlik. Birine veya bir şeye ait olmak. Örneğin temel parçası olarak; etrafımda olan insanların, istekleri arasında en önemli şey, bana ait bir şeye veya yaptığım bir şeye ait olma çabaları yer alıyor. Bu iki neden, konuyu farklı yerlere sürüklüyor.

Birincisi, bana ait bir şeye bağlanmaya çalışma çabaları. Bu herhangi bir şekilde ortaya çıkabiliyor. Bir söz, bir fotoğraf, bir video veya herhangi bir şey olabiliyor. Bunların arasında en fazla dikkat çeken şey, “kelimeler”. Etrafımda yer alan birçok kişi konuşmamı merak ediyor. Çoğu zaman yazılı, sanal ortamda gerçekleşen bir konuşma, bazen de telefon gibi iletişim araçlarıyla gerçekleştirilen sesli konuşmalar. Yaşadığım bu durum tarafımdan garip bir şekilde karşılansa da, yaşananları değiştirmiyor. Birçok kişi onlarla konuşmamı istemekle birlikte,  bu ortamı oluşturmaya çalıştıkları sohbetlerde yer almaya çalışıyorlar. Genellikle buna karşılık söylediğim söz ise; konuşmaktan hoşlanmadığım oluyor. Bu noktada başka bir durum devreye giriyor: "merak". İnternet ortamında bir nevi tamamen sosyal yaşayıp, her şeyi meydanda olan ve yüz yüze hiç görüşmediğiniz bir insan için, kendisi hakkında konuşturmayı istemek ve beklemek çok mantıksız olduğu gibi, insanların tanımadığı kişilere karşı önyargılarının olabileceği düşüncelerine de önem vermek gerekiyor. Aslında bazen, insanlar ile kendisi hakkında konuşmak için ortak bir noktanız gerekiyor; tanıdığı sanatçıdan başka.. Çoğu zaman yanlış yaklaşımların sebebi de buna dayanıyor. Yakinen tanıdığım ve fotoğraflarını/videolarını çekip internet sitelerini yapıp/yönettiğim Cem Adrian'dan ulaşan insanlar için ortak nokta, o olarak görülüyor. Bu da başlıca bir sorun oluşturuyor. Bir insanla konuşmak için ortak noktanız çok genel veya çok özel olabilse de, bu "onun hakkında" konuşabilmeniz için ortak bir nokta olmadığı gerçeği düşünülmüyor. Bu sadece o kişi hakkında paylaşım yaptığınız, bilgi aktarımı sağladığınız, paylaşmayı sevdiğiniz şeyi paylaşmayı seven kişi anlamına geliyor.

Burada ortaya şöyle bir soru çıkıyor. İnsanların böyle bir ortak noktasının olması, diğer insanlarla tam olarak tanışmak için geçerli bir sebep midir? Açıkçası evet çoğu zaman geçerlidir. Geçerli olmadığı durumlar ise, aslında tam olarak tanımak istediğiniz de saf dışı kalmaktadır. Yine de bu karşıdakinden çok, sizin düşüncelerinize ve biraz da sizin becerilerinize bağlıdır. Konuşmak istemeyen bir insanla etkileşim kurabilmeniz için, öncelikle onu biraz tanımanız gereklidir. Nelere reaksiyon verebileceği, neleri sevip, neleri sevmediği gibi konuları da bilmek önemlidir. Çünkü insanlar sevmediği şeyleri yaptığınızda, kişisel ön yargılarının yanına yenilerini ve bunun yanı sıra; bu yeni önyargıların, daha önceden yaşadığı ve sevmediğini belirten reaksiyonlarla bütünleştiğinde, bu önyargıları üst seviyelere çıkartır. Bir insanın arkasından gelip, gözlerini kapatmak yerine, boğazından kavrarsanız, size tepkisi kimsin değil, ne yapıyorsun olacaktır. Bu yüzden, yapılan hareketleri bir nevi gözden geçirmek gerekiyor.

İnsanlar tanıştığında, genel olarak dış görünüşe bakarak her seferinde aldanır. İnsanın ruh hallerini belli eden, gülümseme, hüzün, kızgınlık gibi halleri, sanal ortamda yer alan "fotoğraf" albümlerinde hissedilemeyecek kadar çok farklıdır. Kısacası; bir insanın sadece fotoğraflarına bakarak, ne hissettiğini, ne düşündüğünü, hayata dair düşüncelerini anlamak çok zordur. Bu yüzden, sanal ortam dışında gerçek hayatta insanlar yüz yüze geldiğinde; birbirleri karşısında ya daha rahatsız olurlar, konuşamazlar ya da daha rahat olurlar, güzel bir sohbet döner aralarında.. Rahatsız olmanın başlıca sebebi o ortamda hiç tanımadığımız birisiyle konuşmak zorunda kalmaktır. Örnek olarak; sanal ortamda gönderilen bir arkadaşlık daveti gibi, bir restoranda başka masada oturan kişiye bir "arkadaşlık isteği" gönderseniz, karşınızdakinin tepkisi ciddiyete dönüşüp, sapık mısın, deli misin gibi kelimeler kullanmak olacaktır. İşin özü, sanal veya gerçek olmasından çok, neyin ne olduğu önemlidir.

Karşınızdaki insan, siz arkadaşlık isteği gönderirken hiçbir şey yazmadığınız halde, sizi sanal ortamda onaylıyorsa, çok iyi bir insan olduğunuzdan değil, sadece sizin görüntünüzle ilgili önyargılı bir yorum yaparak, ekler veya reddeder. Yani siz ne istediğinizi bilmeden, canınız sıkıldığı için ekliyorsanız ve ne yapmak istediğiniz hakkında en ufak bir fikriniz yoksa karşıdaki kişinin de sizin hakkınızda en ufak bir fikri olamaz. Bu da “neden onaylamadı beni?” sorusuna yöneltir sizi. İnsan bir sohbete girdiğinde bile, "Merhaba", "Selam" gibi kelimeler kullanır, sebebi tanışmak, bir şey sormak veya bir sohbeti başlatmak içindir. Normal hayatta olduğu gibi burada da bu etkilidir. Öylesine, kale almadığınız, sormadığınız bir şey hakkında, neden beklemediğiniz bir sonuç aldığınızda bunu sorgulama hakkınız olsun ki? Sizi onaylamak için hiçbir sebebi olmayan bir insanı zorlayamazsınız, anlamsız boşluklarınızla.

Bu kısım biraz uzasa da, inceleme adına, bazı şeyler hakkında fikir sahibi olma açısından, az da olsa yararlı bilgiler içeriyor.

Ana konumuza geri dönersek, ilk başta değinilen ana nokta; yazılan kelimeler. Örnek vermek gerekirse; kendimle baş başa kalabildiğim bazı nadir zamanlarda, kendi çapımda, kendi hayatımdan duygularımla ile ilgili yazılar yazmaya çalışıyorum; kahperengi.net adresinde. Kişisel sayfamdan ayrı tutmamın sebebi; iki ayrı tür yazının birbirine karışmaması gerektiğiydi. Kahperengi bir nebze günlük gibi tutulan, o anlık duyguları, düşünceleri ve hisleri bildiren yazılardı. Farkına varılamayan nokta, insanların bu yazılara çok güzel olmuş veya çok kötü olmuş gibi sözleri, yazar olmayan bir insan için iyi/kötü düşüncelere yol açsa da, aslında çok da fazla önem taşımamakta. Çünkü o yazılar, sonuçlardan çok, sebepleri sorgulamak için, kendime karşı tuttuğum bir aynaydı. Olaylara nasıl baktığımı, neler yaşadığımı, arada perde olmadan kendim görebilmem içindi. Yaşadıklarımın ufak bir yansımasıydı. Aslında, insanlara beni biraz olsun anlamaları için önemli notlara yer verip, amaç tanımak için kapıları açık bırakmaktı.

Fakat bu noktada, şu sorun meydana geliyor. Merak unsuru, sadece sorular sormaktan ibaret kalıyor. Kelimelerin altında yatan düşünceleri umursamayan, hazırcı bir yapı ortaya çıkıyor. Bu yüzden; aşk, sevgi ve dostluk gibi kavramlar yaşılan boş hayatlarda, insanlara manasız geliyor. Hayatı çok yüzeysel yaşayanlar insanlar için, klavye arkasına saklanarak yazı yazmanın, “çok zekiyim”, “iyi konuşuyorum” gibi boş hayaller ardında özgüven sanal ortamda tavana vuruyor. Burada da çevrimiçi sahtekârlıklar başlıyor. Düşünceler, "çevrimiçi gülümsemelerden" oluşup, gerçek hayatta boş bakışlardan ibaret bir hayat yaşanıyor.

Biraz geriye dönüldüğünde ise ortak ilgi alanı konusu, çok farklı şekilde meydana çıkıyor. Ortak ilgiler, insanları konuşmaya sürüklüyor ve yaptıkları bunu ilerletiyor veya geriletiyor. Bu konuda kendi hayatımdan örnek verebileceğim iki kişi oldu, çok farklı şekillerde kelimeler kullanıp, gerçekten tanıyabilen. Anlamanın aslında, konuşmaktan veya konuşturmaktan ibaret olmadığını bilen, hayatı biraz olsun anlayabilen ve bununla birlikte, insanları anlamayı deneyen, çabalayan kişilerdi. Bir insan ne istediğini bildiğinde, sonuca ulaşması da bir o kadar yakın oluyor. Gelinen bu anlayışta ise en önemli nokta ortaya çıkıyor: "dinlemek".

İnsanların, genel düşünce tarzı konuşmaktan ibarettir. Asıl amaç, düşünceleri bir başkasına aktarmaktır. Bunun başlıca örneği, son dönemlerde iyice ortaya çıkan politik düşüncelerdir. Siyasi parti başkanları da, "fanatik"lerde, sadece düşüncelerini, ideolojilerini yerleştirmeye çabalıyor. Kimse kimseyi dinleme gereği göstermiyor, herkes birbirini karalıyor. İnsanoğlunun en kötü ve en genel problemi: “düşünmeden hareket etmek

Bu durum ilişkilerde daha farklı meydana geliyor. Yaşanılan magazinsel hayatlarda, iki tür insan var olmakta; eğlenebilen ve evlenebilen insanlar. Kavramsal olarak, muhabbet edip, vakit geçirilen ve hatta en kaba tabirle söylemek gerekirse; içmek için takınılan birçok dost oluyor. Bunun yanı sıra bir de çok az dost var ki, aranızda geçen sohbet; dert anlatmak, sorunlarınızı paylaşmak ve hüzünlenmek gibi şeylerin yanı sıra, mutluluklarınızı da barındırır.

Üçüncü bir insan türü de herkesin olmasa da, bazı kişilerin hayatında yer alır fakat herkes tarafından bilinmez. Çoğu zaman anlatılan sorunları dinleyen ve kişiyi hayata karşı yönlendiren insanlardır. Genellikle unutulandır ve aslında onların anlatacak kimsesi yoktur. Bu tür insan ayrımları hayatta çok net yapılır. Sırları, dertleri paylaşmak isteyip, eğlenme kısmı başkasıyla yapılan. Çünkü bu genel bir problemdir.

Aslında bu yüzden dinlemek, seçimler yaparken de önemlidir. Sürekli konuşmak istenilen birine yazılan kelimeler anlamsızca o kadar uzundur ki, karşıdaki kişi zorla dinlemeye maruz bırakılır. Söz hakkı verilmez. Sürekli kendiniz hakkında onun sormadan bilmek istemediği şeyleri söylersiniz veya onun hakkında onun zaten bildiği şeyleri konuşmak istersiniz ve bu karşınızdakini sadece boş bir dinleme sürecinin içine sürükler. Çünkü verebileceği cevap sadece sizin hiç dinlemediğiniz, sessizliktir.

Çoğu insan bu yüzden fark etmez aslında, sessizliğinde bir sesinin olduğunu.. Bu yüzden çoğu zaman kaybolur insan seslerin arasında. Kabuğuna çekilir inceden. Çünkü sesler, her şeyi etkiler. Ne düşünceleri duyabilir insan, ne de hissettiklerini bilebilir. Birileriyle konuşmadan önce, ne konuşacağınızı düşünmek bile, konuşmanın sıkıcı gidişatını değiştirebilir.

Kendime dönersem yine, hayatımda iki tane, bir de yarım sayılabilecek diğer kişiyle, üç tane üçüncü türden insan oldu. Birincisi, çok eski zamanlarda tanışılan ve hayatı başkalaştıran bir insandı. Çocukluğunun arasında, hayatı fark etmeye başladığın, insanlığını evrimleştiren türdendi. Bambaşka idi bu açıdan. İkincisi, hayatımda sevdim dediğim nadir insanlardandı, hayatımda özel bir yere koyduğum, beni bir şeyler için değil hayatta, orada olduğum için dinleyen birisiydi ve hayatıma çok büyük yön katan birisiydi. Üçüncüsü, olgunluğumu bambaşka seviyeye taşıyan ve o dönemde bana çok fazla şey katan birisiydi. Yine sevip, şartların müsait olmadığı bir şeydi.

İnsanlara anlatılamadığım şey ise, bu insanlar hayatıma girerken, ne bir kolaylık sağladım, ne de eriyorum yollarında diyerek peşlerinden, arkadaşım, dostum ol, diye koşturdum. Aralarındaki en büyük ortak nokta, “insan olmak” ve “dinleyebilmek” idi. Koşmak yerine, durup şöyle bir sessizliği dinlediğinizde, neler söyleyebileceğinizi, ne cevaplar alabileceğinizi, nasıl dokunabileceğinizi duyuyorsunuz.. Her şey onda gizli. Hissetmek için, dinlemek gerekiyor sadece.

Konuyu çok uzattım, biraz da dağıttım. Bunun için özür dilerim. Fakat anlatmak istediğim bir çok noktayı aydınlattığımı düşünüyorum. Bakmak ile görmek arasındaki ayrıntıyı kaçırmamak lazım olduğu gibi, dinlemenin de nasıl bir şey olduğunu bazen denemek gerekli.. Sıkıcı olmuş olabilir ama derdini bile anlatamayan insanlar arasında yaşamaktan bunaldım. Malesef ki ben buyum, hep böyleydim ve hep böyle olacağım.. Beni değiştirmek yerine, siz değişik yaklaşmayı deneyin. Çünkü benle ben değil, siz konuşmak istiyorsunuz..

Üşenmeyip okuyan kişilere de teşekkür ederim.

Published by: Fatih Şentürk in Blog