All Posts in tasarım

2 August 2014 - No Comments!

İstanbul mu? Ankara mı? ya da…

[vc_row][vc_column][vc_column_text]İstanbul mu Ankara mı sorusu, bu aralar yaşam seçimi konusundaki ilk sırasını kimseye kaptırmıyor. Hala nerede yaşamak istediğimi karar verememekle birlikte yanına eklenen yurtdışı mı acaba soruları ise iyice karmaşıklaştırıyor. Maalesef an itibariyle tasımı tarağımı toplayıp, egeye yazlığa yerleşip, bağ bahçe bakayım, domates biber yetiştirip, keyfime bakayım özgürlüğüne henüz sahip olamadığım için, o isteği erteleyip, iş ve hayat konusunda seçimler yapmam gerekiyor.

Bu seçimlerin en başında işten önce yaşamak istenilen şehri seçmek gerekiyor sanırım. Zaten o kısmı seçtikten kesin emin olduktan sonra bir de iş konusunda karar gerekiyor. Bazen ne istemediğimi biliyorum ama ne istediğim konusunda en ufak bir fikrim yok sanırım. Bu da tüm herşeyi büyük bir karmaşaya sürüklüyor..

"Neden Ankara" sorusuna net cevaplarım var aslında. Hep bilmeden istediğim şehir olarak başlasa da tüm maceram, artık bildiğim bir şehir oldu. İstediğim mi emin değilim fakat en azından burada yaşamanın ne demek olduğunu biliyorum. En başta Ankara hayallere sahip olmak demek. Küçük/büyük hayallere sahip olup, bunları gerçekleştirmek için çabalamayı anlatır bana Ankara. İstanbul'da nasıldır pek bilmesem de, Ankara aşık olmak demek sanırım. Koşuşturmanın az olduğu, aşık olma farkındalığının gerçeğe dönüşmesi belki de.. Bir de çevre denilen kavram biraz daha yakın Ankara'da. Herkes birbirini tanıyabilir veya tanışabilir. Bu çevre de çabucak genişleyebilir. İstanbul'da kim kimi tanıdığını hatırlamıyor bile. İş konusunda da, İstanbul'da büyük markalara, büyük işler yapılırken, Ankara'da samimi işler yaparsınız çevrenize veya çalıştığınız ortamda. Ama her yerde il ayrımı yapmayan kaypak, egolu ve paragöz bir iş sahibine sahipseniz, ne yaptığınızdan keyif alır, ne de kendinizi üretici hissedersiniz.

Tüm çekincenin başlangıcı da sanırım burada başlıyor. İstanbul'da da, Ankara'da da yaşayacağınız tek şey mutsuz olacağınız işlere dahil olmak. 20bin lira maaş alıp, elinizde tüm gün viskiyle gezen bi yerde çalışmıyorsanız, mutlu olmaktan bahsetmek mümkün değil keza öyle bir halde de her gün bayağılaşan bir şeyden de, bir yerden sonra mutluluktan söz etmek mümkün değil.

Reklam piyasasında çalışmak sanırım istemiyorum, (büyük konuşup başıma gelmesin de) çünkü kıçını devirip akşam saat 4'te iş yollayıp ertesi güne zorla iş isteyen bi piyasaya çalışmak istemiyorum. Çünkü ben Ego'ya karşıyım. Bir nebze egonun baskın değil, insanın egosuna baskın bir birey olmasını, çok ince noktalarda geçici olarak ikisinin düzeyli bir şekilde yer değiştirmesi kanısındayım. Tasarımcının ben tasarımcıyım böyle olmalı, iş sahibinin ben buranın sahibiyim böyle olmalı mesaisiz bu saate çalışmak zorundasınız, müşterinin de ben müşteriyim parayı ben veriyorum ben istiyorum bu boktan şey olmalı mantığından öte üretilen şeyin herkes açısından en uygun şey olması inancındayım. Tabii ki bu isteğim bir ütopya olduğu için reklam dünyası biraz egale oluyor benim için. Tabiiki tasarım da insanı tatmin edici bir hale dönüşmesi gerekiyor. Bence tasarımı yaptıran ve yaratıcılığı destekleyen şey, bu geri dönüş tatmini. Reklam evet bunu anlık sağlıyor. Çok başarılı bir iş hazırlandığında portfolyonuzda da hep aynı haliyle kalıyor. Fakat şöyle en basitinden linkedin üzerinden bakınca CV'sinde 1-2 sene, 1-2 şeklinde listelenen ajanslar silsilesi oluşturan art direktörlerle dolu. Metin yazarlarına baktığımızda da çoğu böyle olsa da en azından bu açıdan tutarlı daha fazla insana sahipler. İnsanlar mutlu ve bu kadar değişken bir piyasa olmasa daha uzun listeler görülebilirdi. Ha buna ek olarak bu listeye çevremden duyduğum sözleri de eklemek gerek. Ne Ankara, ne de İstanbul'da mutlu reklamcı diye bir şey yok. Duyulmuyor da. Anca besin sisteminin en üstlerinde yer alan creative title'ına erişmiş, tasarımcı veya metin yazarları harici pek yok. Bunlar da sayıca azlar zaten. Müşteri tarafında çalışmak daha iyi sanırım. Bu böyle olsun, şunu şöyle yapalım, mis.

Bu muhabbetin bi sınırı yok, bolca da devam eder. Sektör değişse de, Türk insanı değişmedikçe bunun değişebileceğine inanmıyorum. Bunu da ne ben görürüm ne de benim torunlarım (o düzey). Çünkü bizim temel kıvrak zekamız da; herşeyi ben bilirim kısmından ortaya çıktığı için, herkesin herşeyi bildiği bir ortamda, nasıl yeni birşey üretebilirsiniz ve yaratıcı olabilirsiniz ki? Çünkü karşınızdaki herşeyi biliyor. Siz sadece program kısmını kullanan ve hazırlayan amele aracısınız. Onca yıllık okulu ve emeği boşa harcadınız. Bunun yerine kendi başınıza öğrenip aynı işi yapabilirdiniz nasıl olsa üretimi müşteri yapıyor. Bu düşünce genel açıdan uzaktan baktığımızda, böyle gözüküyor.

İçine girince ise şöyle gözüküyor; herkes tasarımcı, herkes bu işi yapıyor, iyi kötü ayrımı yok, stajyer (köle) mantığı yüksek, ucuz iş gücü aranıyor. Böyle bir ortamda neyi isteyip istemediğimize net karar verebiliyorsunuz. Çevremde bu işle ilgilenen herkes mutsuz. Acaba bazen yanlış bir meslek seçimi mi yaptım diye de düşünmeden edemiyorum. Fakat şu var kısa zamanda geçiminizi sağlayabilecek paralar kazanabiliyorsunuz bu yüzden de kendinizi tam dipte hissetmiyorsunuz (genellikle). Örneğin İstanbul'da, CV'nizde iyi görünebilecek bir yer için stajyer olarak 1 sene boyunca bedavaya çalışabiliyorsunuz. Benim mantığım almıyor. CV tamam iyi şey, iş yapabilirsen şans bulursan o iş portfolyoda da iyi durur da, bedavaya çalışmak herşeyi geçtim çalıştırmak niyedir? Bu gibi şeyleri görünce hayat sorgulamanız sıfırdan başlıyor. Benim şansıma staj için iyi bir yere adım attım, cüzi de olsa stajyer maaşı aldım ve bunun yanında iş olarak bana güvenip iş verip, altından kalkmamı da sağladılar. Bu yüzden kendimi şanslı kesimde görüyorum. 3 ay staja gidip, bedavaya çalışıp, üzerine bi sürü ev kirası yaşamak için para veren arkadaşlarım da vardı. Hayattaki şansım bu konuda biraz iyi oldu fakat tam olarak değil.

Bu açıdan baktığımızda körü körüne İstanbul'a adım atmak saçma geliyor. Çünkü bu işin başında emekliyorsanız kimsenin size ihtiyacı olmaz, varlığınızdan haberleri yoktur ve ihtiyacı siz oluşturursunuz. Bunun için kendinize güvenmeniz gerekiyor. Ben şahsen biraz güveniyorum. Bunu yüzsüzlük veya ego değil, yaptığınız işe mantıklı bakma olarak algıyabilirsiniz. Çünkü verdiğiniz emek, başarı ölçütünüz, yaratıcılığınız eşittir özgüven denebilir. Okulumdan örneklemem gerekirse, benden önceki dönemlerden ve mezun olduğum dönemdeki genel uzaktan baktığımda, çoğunun standart bir şekilde ya basit veya ucuz bir işe girip çalıştıkları, ya da çalışmadıklarını görebiliyorum. Bir kısmının aile rahatlığı vardır belki orası ayrı tabii ki ama gidip başarısız olanları da biliyorum. Bu önünüzde biraz kıstas olsa da, okul hayatı boyunca okul projeleri dışında bir şey yapmamış, tasarımla ilgilenmemiş insanlarla kendimi bir arada maalesef tutmuyorum. Çünkü ben şansımı kendimin yaratabileceğine inanıyorum. Zaten şu an ki tüm kararsızlığımın sebebi de bu. Onlar gibi düşünseydim şu an bir işte çalışıyor, bu yazıları yazmıyor olabilirdim. Örneğin, ben İstanbul'da 1800-2000 TL'lik işi reddedebiliyorum. Bunun iki sebebi var, birincisi benden bir kişilik iş beklemiyorlar, dolayısıyla birkaç kişinin yapacağı işi yapmak için, ücret en azından biraz daha etkin olmalı. İkincisi, İstanbul'a taşınıp 1000-1500 lira kira verip 300-500 TL ile yaşamak zorunda kalıp, nefesim kokacaksa neden İstanbul'a gidiyorum? Hele de hayat İstanbul'da bu denli pahalıyken.. Benim mantığımda, Ankara'da benden istenilen normal bir işte çalışıp (atıyorum arayüz tasarımı veya grafik tasarım) 1500-2000 TL kazanabileceğimi biliyorum. Evimin şu an için hali hazırda orada olması da benim için bir avantaj. Tüm bunları düşününce, çalışma anlamında, böyle bir düşünce lüksüne sahip olabiliyorum. Maalesef iş konusunda herkes şu mantıkta yaşıyor. Sana o kadar parayı vermezler ki? Hiçbir şey öğrenmeyip, kendini geliştirmeyip, sadece okul için proje yaptıysan; "üzgünüm ama evet!" gelişime kapalı birine bu kadar para vermezler. Fakat kendini geliştirmeye açık tutup, elinde birkaç yüzük barındırınca biraz olsun daha etkili oluyor.

Bugün kendim için baktığımda, Grafik Tasarım bölümü mezunuyum. Bir grafik mezunu olarak kurumsal kimlik, logo tasarımı, broşür/katalog, poster, ambalaj tasarımı, reklam, vs. yaptığım kadar, bunun yanı sıra kendimi geliştirmeye çabalayarak, hem fotoğraf hem de video alanında kendimi geliştirmeye devam ediyorum ki hatta bazen ilgimin cinematography kısmına kayıp, görüntü yönetmenliğine mi yönelsem düşünceleri de kafamı kurcalamıyor değil fakat o ayrı bir uğraş gerektiriyor. Hatta bu videolar konuda çalışmasını sürdürdüğüm çok ciddi bir işte var, bir dostumla, bu kısmı daha süpriz. Detaylar sanırım 2015 Ocak ayına kadar gizli kalır. Her neyse, o yüzden bu çok ayrı bir alanda yer almaya devam ediyor. Buna ek olarak, arayüz tasarımıyla ilgileniyorum hatta daha çok keyif aldığım söylenebilir. Çünkü daha çabuk yenileniyor ve kendinizi hep yeni tutmalısınız. Web kadar mobil arayüz tasarımı da beni çok heyecanlandırıyor. Örneğin Android yeni yeni Google'ın "Material Design" yapısı geliyor olsa da, Apple iOS'un arayüz tasarımlarına hayranlık duyuyorum. Bu da ilgi alanımda beni yakın tutuyor. Tabii ki bunların yanında da 3 boyutlu / 3D ilgilendiğimi eklemem gerekir. Hayat Kimya / Molped, Test (Bingo), Atelier Rebul, Giztat gibi firmalarla da katalogları için 3 boyutlu tasarımlar yaptım, Motion / Animasyon, 3D Animasyon ve After Effects ile de ilgim bulunduğundan biraz olsun, kendimi rakiplerimin en azından bir kısmından belli bir şekilde ayırt ediyorum. Elbette belli konuda tamamen uzmanlaşmış kişilerle kıyaslanamaz bu kadar fazla şeye sahip olmak fakat bir şeyleri tamamen bunu yapmalıyım diye seçmeden önce hepsiyle ilginiz olması gerektiğine inanıyorum.

Tüm bunlara baktığımda, taşın altına gerçekten elimi koyduğumda, sahiplendiğimde çok fazla şey başaracağıma inanıyorum, çevremde de bu görüş böyle. Ama yine de şehir konusundaki bu kararsızlıklar beni çok fazla yoruyor. Düşüncelerimi tamamen kapatıyor. Ankara konusunda, belirli bir çevre var ve buradan alıp yürümek mi daha mantıklı onu da bilmiyorum.

Genel kanıya ait olarak, tıpkı sanatçılar gibi, Ankara'da artık tohumlar ekildi sanrım artık biraz yeşerdim dedikten sonra, İstanbul'a adım atma zamanı geldi mi demeli, yoksa Ankara'ya artık alıştık, burada bir düzen kurup, yerleşip sakin bir yaşam sürmeli mi demeli? Ya da tüm bunların arasından bir şans kapısı aralayıp, yurtdışında mı çalışmalı?

Eskiden askerlik vardı, askerliği yapana kadar düşünmem dediğim tüm sorular artık askerliğimi de yaptığımdan dolayı kapımı aşındırmaya başladı. "Sivil hayat" denen şey, yaşam kaygısı ve artık bir düzen oluşturma çabaları insanı oldukça yoruyor. Bu yüzden bazen keşke büyümeseydik desem de, maalesef bu kararsızlıklardan sıyrılıp bir adım atmak gerekiyor. İstanbul mu, Ankara mı ya da daha ötesi mi soruları artık yavaş yavaş sonuçlanması gerekiyor. Eylül geliyor, ayakları sağlam basmaya başlamanın vakti de yakın..

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

Published by: Fatih Şentürk in Blog

27 July 2014 - No Comments!

Her (2013) | Tasarım ve Teknoloji

[vc_row][vc_column width="1/2" skrollr="" skrollr_speed="100" full_height="" enable_parallax="" parallax_speed="0.5"][vc_single_image image="9572" img_size="370x548"][/vc_column][vc_column width="1/2"][vc_column_text]

Yazıma başlamadan ufak bir uyarı belirtmek istiyorum, yazı biraz spoiler içerebilir.

[/vc_column_text][vc_column_text]"Yalnız bir yazar ve onun günlük hayattaki ihtiyaçlarını karşılamak için tasarlanan, yeni satın aldığı işletim sistemi ile arasında gelişen bir ilişki." diye açıklanabilir olsa da, bana göre Her, kelimelere dökülemeyecek kadar ince ayrıntılarla anlatılmış bir yalnızlık hikayesi.

Theodore (Joaquin Phoenix), boşanma evresinin sonunda olan bir mektup yazarıdır. İnsanların dilinden sevgililerine, değer verdiği insanlara mektup yazan ve bir şirkette yazar olarak çalışmaktadır.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row][vc_row row_id="" column_padding="" max_width="" vertical_center="" enable_parallax="" parallax_speed="0.5" bg_video_src_mp4="" bg_video_src_ogv="" bg_video_src_webm="" bg_video_overlay_color="" mouse_scroll=""][vc_column animation="" skrollr="" skrollr_speed="100" full_height="" enable_parallax="" parallax_speed="0.5"][vc_column_text]Sosyal hayatında ara sıra bilgisayar oyunu oynayan ve küçük arkadaş çevresiyle vakit geçiren, yalnızlık evresine geçmiş bir karakteri canlandırmakta olup, karşısına çıkan yeni OS1 (gelişmiş yapay zekaya sahip işletim sistemi) reklamını gördükten sonra almaya karar verir. İlk tanımlama sorularının ardından arayüz oluşturulur ve kusursuz bir yapay zeka ürünü olan OS1 işletim sisteminin arayüzü Samanta (Scarlett Johansson) ile tanışır.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row][vc_row row_id="" column_padding="" max_width="" vertical_center="" enable_parallax="" parallax_speed="0.5" bg_video_src_mp4="" bg_video_src_ogv="" bg_video_src_webm="" bg_video_overlay_color="" mouse_scroll=""][vc_column animation="" skrollr="" skrollr_speed="100" full_height="" enable_parallax="" parallax_speed="0.5"][vc_column_text]Filmin sadece Theodore'nin hayatının o anki evresine dair bir başlangıç yapsa da, giriş sahnesinden sonraki teknolojik deneyimin ve teknolojinin hayatlarında ne kadar çok alan kapladığını biraz önemsiz bir şekilde detay vermeden giriş yapıyor. Filmi deneyimlerken de en başında "buraya kadar her şey değişik ve yeni gibi gözükmüyor ki?" hissettirse de, bir anlamda film yaklaşık olarak Siri ile hayatımıza adım atan, kısmî bir yapay zeka oluşumunun yani sorulara cevap veren bir sistemin, bu basit noktan çıkıp gidebileceği uç noktaya değiniyor.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row][vc_row][vc_column][vc_single_image image="9428" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]İnsanların teknolojiyle bir arada yaşamaya başladığı ve artık Speech Recognition dediğimiz yani, konuşma tanıma özelliği, hayatlarının bir parçası olmuştur. Sesli komutla yönlendirilen işlemler de hayata adaptesini çok iyi aktarıyor. Bu anlamda, örneğin; "Melankolik bir şarkı çal." "Başka bir tane çal." gibi komutlarla insanların arasında konuşunca, insanlar garipçe birbirinin suratına bakmıyor 🙂 Bir başka özellikse, e-posta okumak ya da yanıtlamak, haberleri okumak veya mesaj yazmak artık sesli komutlar üzerinden olmaya başlamış bir yaşamın aktarılışı. Kullanıcı Deneyimi (User Experience - UX) açısından biraz uzun süreli gibi gözükse de görsel bir arayüze (User Interface - UI) sahip olmadan da vaktimizin çoğunu alan uygulamaların, yolda yürürken dahi kontrol edilebileceği bir seviyeye ulaşmış.[/vc_column_text][vc_single_image image="9425" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]

Her ne kadar düşünsel ve görsel anlamda bu insanlara çok fazla kolaylık sağlasa da, aslında insanların daha da fazla yalnızlaşması ve kendilerine dönük yaşamaları için oluşturulmuş bir kutu tasarımı olduğunu gösteriyor. Hatta bence bu anlamda, her ne kadar işlevsel olsa da, çok basit dikdörtgen ve kutu şeklinde retro bir arayüze sahip mobil cihazı da kullanmaları bunu aktarıyor. Bir anlamda sadeliği ön planda tutup, diğer anlamda da kullanıcıya sadece kullanıma yönelik görsel bir çözüm sunuyor. Cepte taşınırken kamera takibi, hatta facetime yaparken ki telefonu bir yere koyamama rahatsızlığı da bu tasarım sayesinde ortadan kalkıyor. Film bilinmeyen bir gelecekte geçiyor olsa da, çoğu öngörü sanırım bundan 10-20 yıl sonrasına ait olabilecekleri bize aktarıyor.

[/vc_column_text][vc_column_text]

Her filmi bir açıdan böyle yalnızlık / aşk hikayesi anlatsa da, içinde çok fazla teknolojik öge barındırıyor ve bu açıdan bakıldığında, çok fazla yenilikçi öngörüye sahip. Ayrıca bunun yanısıra, teknolojinin yarattığı kötü izlenimleri de görmek mümkün. Örneğin; Theodore bir mektup yazan bir şirkette çalışıyor ve aslında bu mektup ve/veya yazı kullanımının ne kadar azaldığını da bize aktarıyor. Sonuçta etkinliği artan teknoloji, bazı şeyleri retro bir yapıya dönüştürüp, uzaklaştırıyor. Ayrıca da, teknolojinin artık yaşamın tamamen bir parçası olduğuna dair çok net bir noktaya değiniyor. Klavye ve Mouse olmadan kullanılan bir teknoloji.

[/vc_column_text][vc_single_image image="9426" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]

Theodore hem çalışma ortamında, hem de evinde yeni aldığı AI (Artificial Intelligence) işletim sistemini kurarken, sadece ekran karşısında oturarak sesli komutla iletişim kurmaya başlıyor. Bi anlamda da, Apple'ın OSX/IOS tadında bir oluşumdan bütünleşik tek bir OS sistemi gibi düşünmek gerekiyor. Örneğin bilgisayarına kurduğu OS işletim sistemi direkt olarak kulaklık vasıtasıyla iletişim kurmaya başlıyor ve telefondan da yönlendirmeye başlıyor. Yeni işletim sisteminden önce erkek sesine sahip, mail okuyan sistem gidiyor, yerine her yerde karşımıza Samantha'nın sesli arayüzü eşlik ediyor. Dolayısıyla, bu iletişim ağı birbirine bağlı büyümeye devam ederken OS1 Samantha, kamera aracılığıyla izleyerek, Theodore'un da sesli komutları ve ses tonuyla kendi yapay zekasını geliştiriyor. Bunun sonucunda da, Theodore'a ve aslında göre bizim istediğimiz gibi bir ruh eşine sahip olmaya başlıyor.

[/vc_column_text][vc_single_image image="9430" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]

Filmdeki çok az karaktere rağmen, oyuncu seçimleri tam olarak yerini bulmuş diyebilirim. Hatta tam olarak söylemek gerekirse Joaquin Phoenix, Theodore rolü için biçilmiş kaftan olmuş. Filme geri dönüp baktığımda, başka bir oyuncu bu kadar iyi aktaramazdı diye düşünüyorum. Mimikleri ve duruşuyla son derece başarılı. Scarlett Johansson sesini duymanın şaşkınlığını attıktan sonra da, ses tonu ve role tamamen uyan reaksiyonlarıyla da övgüleri tamamıyla hak ediyor.

[/vc_column_text][vc_single_image image="9429" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]

Filmin her şeyinden bahsedip, beni en çok etkileyen görselinden bahsetmeden geçersem olmaz. Öncelikle filmin tonları bir harika! O an vermek istediği duyguyu o tonlar o kadar çok iyi aktarıyor ki, uzun zamandır bu kadar ilişkili ve bütün olan bir yapım izlememiştim. İkinci olarak ise, görüntüler. Görüntü Yönetmenliğini Hoyte Van Hoytema yapmış. Çok sanatsal ve görsel doyuma ulaştıran bir bakış açısıyla bize aktarmış. Her ne kadar şu ana kadar kendimi konuya kaptırıp, konunun üreticisinden bahsetmesem de şimdi değinmek isterim. Yönetmen Spike Jonze, senaryosunu da kendi yazdığı bu filmle bizi üst düzey bir teatral bir duyguyu aktarıyor. Filmi izlerken hep şu aklımdan geçti, bu bir kitap olsaydı ve ben bu kitabı okuyor olsaydım, kafamda bu filmi sahnelendirirken aynı bu şekilde aktarırdım diye düşünüyorum. Görüntülerden, mekanlara, açılardan tonlara kadar hepsi. Ben kafamda çeksem bu kadar iyi çekemezdim diye düşünüyorum.

[/vc_column_text][vc_single_image image="9431" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]

Çünkü bir yandan oyuncu, görsel seçimi kadar, kıyafet ve mekan seçimlerinin başarılı oluşunu da es geçmemek gerek. Hep yaşamak istediğim, New York apartman daireleri örneğine uygun, hafif yüksek tavan, tamamen cam duvarlarla kaplı bir minimalist daire. Sanırım hep istediğim dairelere benzediğinden kendime daha çok yakın hissettim. Buna ek olarak, hangi yılda geçtiğinden bahsetmese de, kıyafetler ve tonları filmin genel havasıyla bütünleşip, tüm sakin akışına rağmen sizi koparmıyor, aksine filme bağlıyor.

[/vc_column_text][vc_column_text]

Sonuç olarak; film hakkında biraz sonuçsal bilgiler barındırdığını belirterek toparlarsam; işletim sisteminin sonunda yine insan yapısına dönüşmesi, hayal kırıklığı yaşatması olarak adlandırırsak bu süreci; insan duygularıyla beslenen bir yapının tıpkı yine insana dönüşmesi kaçınılmaz bir son gibi duruyor. Bu sona ulaşınca da, şu anki hayatımızla kıyaslarsak şarjı bitmiş telefona sahipmişçesine boşluğa düşme hissini tam olarak anlatıyor.

[/vc_column_text][vc_single_image image="9432" img_size="large" alignment="center"][vc_column_text]

Unutmadan Her, hem Akademi Ödüllerinde (Oscar) hem de Altın Küre Ödüllerinde (Golden Globes) en iyi senaryo dalında ödül alarak bence çok iyi bir yapım olduğunu da tescilledi. Çok nadiren de olsa tüm sakinliğine rağmen sıkmayarak, güzel betimlenmesinden dolayı da gönülden verdiğim 10 üzerinden 10 puanla da cümlemi toparlıyorum. Her filmi kesinlikle izlemeniz gereken filmler arasında yer alıyor. Eğer tasarıma, üreticiliğe ve yaratıcılığa meraklı ve/veya önem veren birisiyseniz, kesinlikle bu filmi izlemek için fırsat yaratıp, hayata karşı biraz olsun farklı bir bakış açısı yakalayabilirsiniz.

[/vc_column_text][vc_video link="http://www.youtube.com/watch?v=ne6p6MfLBxc"][/vc_column][/vc_row]

Published by: Fatih Şentürk in Blog